ANAYASACILIK VE KÜRESEL EKOLOJİK MEYDAN OKUMALAR ÇAĞI
İstanbul Barosu, Uluslararası Karşılaştırmalı Çevre Hukuku Merkezi ve Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği öncülüğünde İstanbul’da bir araya gelen hukukçular, akademisyenler ve uzmanlar, ekolojik krizin anayasal boyutuna dikkat çekerek “ekolojik anayasa” çağrısında bulundu. Toplantı sonunda yayımlanan bildirgede, İklim krizi, biyolojik çeşitlilik kaybı ve çevresel yıkımın insan haklarıyla doğrudan bağlantılı olduğuna dikkat çekildi. Devletlerin, şirketlerin ve toplumun biyosferin korunmasına yönelik sorumluluklarının anayasal düzeyde yeniden tanımlanması istenirken, ekolojik anayasalılığın çağın en önemli hukuki gerekliliklerinden biri olduğu ifade edildi.

SONUÇ BİLDİRGESİ
İstanbul, 6 Haziran 2026
ANAYASACILIK VE KÜRESEL EKOLOJİK MEYDAN OKUMALAR ÇAĞI
SONUÇ BİLDİRGESİ
İstanbul, 6 Haziran 2026
Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkı dâhil olmak üzere tüm insan hakları ve temel özgürlüklerin evrensel, bölünmez ve birbirine bağımlı olduğu ve küresel ekolojik meydan okumalar çağında bu hak ve özgürlüklerin anayasal güvence altına alınmasının devletlerin sorumluluğu olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak,
Çok uluslu ve ulusal şirketlerin yanı sıra diğer kamu ve özel kuruluşların da bu haklara saygı gösterme, onları koruma ve geliştirme sorumluluğuna sahip olduklarına inanarak,
Barışın, çevresel hukuk devletinin, insan haklarına saygının, sürdürülebilir çevresel gelişmenin, gelişme hakkının ve gezegensel sınırlar içerisinde yaşanabilir ortak bir gezegende çevrenin korunmasının bölünmez ve birbirine bağımlı olduğunu kabul ederek,
Tüm insanlığı kaçınılmaz olarak etkileyen çevresel bozulmanın çoğu zaman yaşam hakkı, sağlık hakkı, su hakkı, gıda hakkı, özel hayata saygı hakkı ve usule ilişkin haklar başta olmak üzere insan haklarının doğrudan veya dolaylı ihlalleriyle birlikte ortaya çıktığını; bu hakların yalnızca karasal alanlarda değil, denizler ve okyanuslarda da geçerli olduğu not edilerek,
Birleşmiş Milletler 1972 tarihli Stockholm Bildirgesi ve 1992 tarihli Rio Bildirgesi’nden bu yana mevcut olan uluslararası uzlaşıyı ve her bireyin onurlu ve iyi bir yaşam sürmesine olanak sağlayacak nitelikte bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu hatırlatarak,
BM İnsan Hakları Konseyi’nin 2021 tarihli kararı ile BM Genel Kurulu’nun 2022 tarihli ve 76/300 sayılı kararıyla, hiçbir karşı oy kullanılmaksızın temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre hakkının güvence altına alınması suretiyle insanın temiz ve güvenli bir çevrede yaşama hakkının evrensel düzeyde tanınması sürecinde yeni ve önemli bir aşamaya ulaşıldığını dikkate alarak
Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının günümüzde birçok uluslararası ve bölgesel sözleşme ile Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin anayasalarında tanındığını kaydederek,
İstanbul Barosu, Uluslararası Karşılaştırmalı Çevre Hukuku Merkezi ve Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği;
İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve geniş ölçekli çevresel tahribat da dâhil olmak üzere küresel ekolojik sorunlarla bağlantılı olarak giderek derinleşen siyasi, toplumsal, çevresel ve hukuki krizi dikkate alarak; iklim değişikliğiyle mücadelenin anayasalarda ekolojik ve çevresel hükümlerin yer alması gerektirdiğini vurgular. Bu bağlamda, tüm anayasaların demokratik anayasalara evrilmiş oldukları gibi ekolojik anayasalara da evrilmeleri gerektiğine dikkat çeker.
Çevre hukukunda tanık olunan gerilemeleri dikkate alarak, geriye götürülmezlik (non-regression) ilkesinin önemini teyit eder ve bu ilkenin; ekolojik bozulmaya (hava kalitesi, su kalitesi ve biyolojik çeşitlilikteki bozulmalar dâhil) yol açan veya ekolojik koruma ve onarımı amaçlayan hukuk kurallarını zayıflatan devlet eylem ve ihmallerinin yasaklanması olarak tanımlandığını belirtir.
Çevresel hukuk devletinin hem anayasalarda hem de yasal ve idari düzenlemelerde güçlendirilmesini talep eder.
Çevre davalarına bakan mahkemelere ve yargıçlara desteklerini ifade eder.
Çevresel anayasa hukukunun ve anayasal içtihadın anayasa mahkemeleri aracılığıyla güçlendirilmesinin artık acil bir gereklilik olduğunu değerlendirir.
Çevre hukukunun yalnızca çevreye ilişkin bir insan hakkı değil, aynı zamanda çevrenin insanlar karşısındaki bir hakkı olduğunu teyit eder; doğanın haklarının tanınması gereğini vurgular ve doğa haklarının tanınmasının ekolojik anayasanın temelini oluşturduğunu gözlemlerr.
Ekolojik sorumluluğun anayasal vaadin merkezî unsurlarından biri olarak güvence altına alınması gerektiğini vurgular.
Çevrenin korunmasının anayasal çerçevede yalnızca pasif bir hak olarak değil, aynı zamanda etkilenen bireyler tarafından denetlenebilir ve uygulanabilir nitelikte maddi bir hak olarak daha güçlü güvencelerle korunması gerektiğinin altını çizer.
Ekolojik anayasacılığın, çevresel yükümlülüklerin artık genel ve soyut görevler olarak değil; insan yaşamının, özgürlüğünün, kişisel bütünlüğünün, maddi varlığının bugünkü ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarının bağlı olduğu biyosferin işleyiş düzenliliklerini korumaya yönelik devletlerin, vatandaşların, şirketlerin ve toplulukların temel yükümlülükleri olarak anlaşılmasını gerektirdiğini kaydeder.
Ortak yaşam alanımızın yaşanabilirliğinin biyosferin temel dengelerinin korunmasına bağlı olması nedeniyle, bu dengelerin muhafazası, onarımı ve korunmasında devletlerin birincil sorumluluğu bulunduğunu ve bu yükümlülüklerini yerine getirmemeleri hâlinde hukuki yaptırıma tabi tutulmaları gerektiğini vurgular. Yaşamın sürdürülmesi, güvenlik, koruma ve restorasyona ilişkin olarak tanınan hakların; Tek Sağlık (One Health) yaklaşımını ve tüm canlıların esenliğini destekleyen temel haklar kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizer. Bu bağlamda, devletkerin erga omnes (genel) yükümlülüklerinin gelişimini ve Uluslararası Adalet Divanı’nın 2025 tarihli İklim Değişikliği Danışma Görüşü’nü hatırlatır..
Şirketlerin çevresel cezai sorumluluğunun, diğer şirketlerle birlikte biyosferin temel dengelerinin tehlikeye düşürülmesine sebebiyet veren bireysel ve müşterek sorumluluklarıyla orantılı olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve bu değerlendirmede ihtiyat ilkesinin uygun şekilde uygulanmasının esas olduğunu teyit eder. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun, ekokırımın uluslararası bir suç olarak tanınması ihtimaline giderek daha fazla önem vermesini destekler ve çevre suçlarına ilişkin hazırlanmakta olan uluslararası protokolde ekokırım suçuna yer verilmesini destekler.
Ayrıca, eğitim faaliyetleri ve erişilebilir uygulamalar aracılığıyla vatandaşların ve sivil toplumun etkin katılımının, devletlerin biyosfere, doğaya ve iklime yönelik sorumluluklarını yerine getirmeleri için gerekli toplumsal farkındalığın ve normatif baskının oluşturulmasında hayati öneme sahip olduğunu vurgular.
Ormanların, ekolojik anayasacılık açısından örnek teşkil eden bir alan oluşturduğunu kabul eder; zira ormanlar yalnızca kaynaklar veya çevresel kaygının sembolik nesneleri değil, ekolojik, üretimsel, toplumsal ve kültürel işlevlerin uzun zaman dilimleri boyunca kesiştiği yaşam alanlarıdır. Devletlere, ormanların korunması, onarımı ve planlanmasının; gözlem, kamusal envanter, katılım, uygulama, doğrulama, hesap verebilirlik ve yargısal denetim esaslarına dayanan periyodik yasama süreçlerinin bir parçası hâline getirilmesini sağlama çağrısında bulunur. Böylece ormanların korunması, biyosferin işleyiş düzenliliklerini muhafaza etmeye yönelik daha geniş kamusal görevin sürekli bir unsuru hâline gelecektir.
Temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevreye ilişkin insan hakkını uluslararası düzeyde düzenlemeyi amaçlayan Çevresel Haklara İlişkin Taslak Uluslararası Sözleşme’yi desteklediğini ifade eder ve söz konusu metnin en kısa sürede Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde görüşülmesini tavsiye eder.
İklim krizinin tüm insan haklarından yararlanılması üzerindeki etkisini kabul ederek; iklim değişikliğinin nedenleri, etkileri ve çözüm yollarına ilişkin olarak medya kuruluşları ve dijital platformlar aracılığıyla yürütülen örgütlü iklim dezenformasyonu kampanyalarının varlığından duyduğu endişeyi ifade eder. Bu kampanyaların toplumsal kutuplaşmayı artırdığı, karar alma süreçlerinde tereddüt ve belirsizlik yarattığı ve iklim eylemlerinin gecikmesine yol açtığını vurgular.
Uluslararası İnsan Hakları Hukuku ve Uluslararası Çevre Hukuku’nun gelişimine paralel olarak, Amerika İnsan Hakları Mahkemesi’nin İklim Acil Durumu ve İnsan Haklarına ilişkin 32/25 sayılı Danışma Görüşü’nde kabul ettiği üzere, istikrarlı ve sağlıklı bir iklime sahip olma hakkının bir insan hakkı olarak uluslararası ve bölgesel kurumlar tarafından tanınmasına yönelik desteğini ifade eder.
Brezilya öncülüğünde ve UNESCO koordinasyonunda yürütülen İklim Değişikliği Konusunda Bilgi Bütünlüğüne İlişkin Küresel Girişim’i ve Kasım 2025’te gerçekleştirilen COP30 kapsamında kabul edilen ve bugüne kadar BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf 27 devlet tarafı tarafından imzalanmış bulunan İklim Değişikliği Konusunda Bilgi Bütünlüğüne İlişkin İlk Bildirge’yi desteklediğini ifade eder.
2025 yılında Nice’te gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler 3. Okyanus Konferansı’nın (UNOC 3) ardından, insan sağlığını, balık popülasyonlarını ve denizel biyolojik çeşitliliği ciddi biçimde tehdit eden plastik kirliliği krizine yönelik olarak, Akdeniz’in Deniz Ortamı ve Kıyı Bölgesinin Korunmasına İlişkin Barselona Sözleşmesi kapsamında yeni bir protokol hazırlanması çağrısında bulunur.
Kasım 2026’da Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 İklim Değişikliği Konferansı’nda, iklim değişikliğiyle bağlantılı daha geniş insan hakları boyutlarının vurgulanmasını ve çevresel ile iklim kaynaklı yerinden edilmiş kişilerin haklarının tanınmasını talep eder.
Bunun yanı sıra, katılımcılar:
Çevresel anayasal hakların etkililiği konusunda bazı tereddütler ileri sürülse de, yapılan çalışmaların, anayasal güvence altına alınmış çevresel haklarla olumlu çevresel sonuçlar arasında, hukuki göstergeler aracılığıyla ölçülebilir somut bir ilişki bulunduğunu ortaya koyduğunu kaydeder.
Günümüz toplumlarının çifte bir sorumluluk üstlenmesi gerektiğini kabul eder; buna göre mevcut kuşak bir yandan ekolojik kaynaklardan yararlanmalı ve fayda sağlamalı, diğer yandan ise bu kaynakların gelecek kuşaklar için korunmasını ve sürdürülebilir biçimde yönetilmesini güvence altına almalıdır.
Kuşaklar arası hakkaniyet ilkesinin, her kuşağın çevre üzerindeki etkilerinin zaman içerisinde yönetilmesini ve azaltılmasını amaçlayarak mevcut ve gelecek kuşaklar arasında bir bağ kurduğunu vurgular.
Doğal ve insan kaynaklı ağır afetlerin sıklığı ve şiddetinin önemli ölçüde artmasının beklendiği dikkate alınarak, devletlere bu tür durumlarda olağanüstü hâl ilan edilmesine imkân tanıyan hukuki mekanizmaları değerlendirmelerini tavsiye eder.
Afet durumlarında kişilerin korunmasına ilişkin hukuken bağlayıcı bir uluslararası belgenin hazırlanmasına yönelik Birleşmiş Milletler bünyesinde müzakerelerin başlatılmasını destekler.
1982 tarihli Dünya Doğa Şartı’nın ruhuna uygun olarak, insanlığın doğadan elde ettiği kalıcı faydaların, doğal sistemlerin ve temel ekolojik süreçlerin sağlıklı işleyişine bağlı olduğunu hatırlatır.
Düzenli ve güvenli insan yaşamının, haklardan etkin biçimde yararlanılmasının ve keyfilikten uzak bir hukuk düzeninin varlığının biyosferin işleyiş düzenliliklerine bağlı olduğunu teyit eder; bu nedenle doğanın ve onun yaşamının korunmasının, tüm hakların, özgürlüklerin ve kamu kurumlarının temelini oluşturan niteliğini yansıtacak şekilde anayasal güvence altına alınması gerektiğini belirtir.
İnsanlar da dâhil olmak üzere doğanın ekosistemleri içerisinde yaşayan tüm canlıların etkin biçimde korunmasının; ister teknolojik toplumlardan ister daha geleneksel ve kadim yaşam, bilgi ve bakım biçimlerinden kaynaklansın, insan toplumlarının sunduğu katkıların çoğulluğuna saygı gösterilmesini ve bu katkıların geliştirilmesini gerektirdiğini vurgular.
Biyosferin temel dengelerinin korunmasının ve doğanın ve onun yaşamının muhafazasının devletin temel anayasal ödevleri arasında yer aldığına inanarak, bu anayasal ve normatif paradigmanın mevcut ve gelecek kuşaklar bakımından kurucu ve kalıcı bir ilke olarak korunması gerektiğini teyit eder.


