HABERLER
  • Son Güncelleme : 27.04.2022 09:00
  • Haber Giriş : 26.04.2022 10:17
  • Etkinlik : 26.04.2022

Gezi Davasında Verilen Karar, Yargı Tarihimizin “Kara Kararı”dır

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Gezi Davasında verilen mahkumiyet kararı, Türk Yargı Tarihine “Kara Karar” olarak geçecek olan bir yargı garabetidir.

FETÖ Savcıları tarafından başlatılan soruşturmalarda toplanan delillerin günümüz savcılarınca “kıymetlendirildiğinin” iddianame ile vurgulandığı bu dava, o başlangıçtan bu yana usul ve esas açısından ihlaller zinciri olarak tamamlanmıştır.

30. Ağır Ceza Mahkemesinde adil yargılanma gözetilmeksizin devam eden dava sonucunda “kanıt” adı altında sunulan belgelerin ceza verilmesine yeterli olmadığının – bütün baskılara rağmen- tespit edilip beraat kararı verilmesinden sonra başlayan süreç, özellikle de Cumhurbaşkanının söylemleri ile – Anayasanın 138. Maddesinin de ihlali suretiyle- yeni bir hukuka aykırılık sürecini ifade etmiştir.

Bu arada AİHM tarafından verilen karar, hukuka ve Anayasaya aykırı olarak uygulanmamış, uygulamayan Mahkeme Başkanları taltif edilmiş; bu kararın özellikle de 18.Madde çerçevesinde yapılan yorumu bağlamında “tutukluluğun hukuki değil siyasi niteliğinin vurgulanmış olması” erk sahiplerinin yüzünün kızarmasına neden olmamıştır. Giderek, Avrupa Konseyinin yaptırım uygulamasına kadar varan bu “inat”, yargı üzerinden siyasal sonuçlar doğuran başka bir aşamaya vardırılmıştır.

Mahkemece verilen tahliye kararına rağmen, cezaevinden çıkışı geciktirilerek, daha önce açılmış bir soruşturmadan yeniden tutuklanan Osman Kavala’nın şahsında, davanın süreceği açıkça vurgulanmıştır. Bu soruşturmaya göre Kavala, bu kez “casusluk” ile suçlanmıştır.

O arada Savcılık tarafından istinaf edilen dosya ile ilgili olarak İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi(BAM)  tarafından verilen karar, usul ihlalleri zincirinin yeni bir halkasını oluşturmuştur. Çünkü BAM verdiği kararla -görmediği ve bilmediği- Çarşı dava dosyasının, Gezi dosyası ile birleştirilmesi gerektiğine karar vermiş; bu ilgi saptanmadan verilecek beraat kararının yolsuz olduğunu saptamıştır.

İhlallerin yargı dünyamızda aldığı boyutun şahikasına varan bir uygulama da bu aşamada yaşanmıştır. BAM’ın birleştirme yolundaki kararına muvafakat eden yargıç, bu talebini adli tatilde 13. Ağır Ceza Mahkemesine göndermiş, bu kez de 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görevlendirilerek kendi kararını kabul etmek suretiyle birleşmeyi sağlamıştır.

Gezi ve Çarşı davalarının birlikte görüldüğü bir dizi yargılama sonrasında bu davaların birleştirilmesinde hiçbir hukuki neden bulunmadığı anlaşılarak dosya tefrik edilmiş, Avrupa Konseyinin yaptırımla ilgili olarak verdiği tarihin yaklaşması nedeniyle, bu kez de bir an önce davanın karara bağlanması amacıyla esas hakkında mütalaa alınarak savunmalara geçilmiştir. Mahkeme, bu acele tavrını, soruşturmanın genişletilmesi yolundaki talepleri reddederek somutlamıştır.

Bugün “casusluk” suçlamasından beraat kararı verilmesi doğru olmakla birlikte, 2 yıl önceki tutuklama kararının ne denli hukuka aykırı olduğunun tespiti bakımından da önemlidir. Daha da önemlisi, o tarihten bu yana TCK 312 bağlamında, dosyaya yeni hiçbir kanıt girmediği halde, başka deyişle beraat yönünde oluşturulan kararın değişmesini sağlayacak hiçbir neden bulunmadığı halde, bu kez ağır cezalar verilebilmiştir.

Özetle; dosya ile ilgili beraat kararının verilmesinden sonra, bu kararın gölgelenmesini sağlayacak iki gelişme olmuştur. Bunların ilki Çarşı davası ile birleştirme diğeri de “casusuluk” suçlamasıdır. Bugün itibariyle düşen bu gölgelerin ikisinin birden ortadan kalkmış olması, beraat kararının yinelenmesini gerektirirken, bu denli ağır cezalara hükmedilmesinin hukuki bir izahını bulabilmek olası değildir.

Dosya ile ilgili olarak yukarıdan bu yana özet olarak izah edilen ve sadece bir kısım ihlallere işaret edilebilen süreç, Baromuz tarafından ilk celseden bu yana özenle takip edilmiş ve meslektaşımız Av. Ş. Can Atalay nezdinde müdafilik de içeren bir duyarlılık sergilenmiştir. Meslektaşımızın, Gezi Parkının AVM’ye dönüştürülmesi sürecinde Mimar Mücella Yapıcı ve Şehir Planma Mühendisi Tayfun Kahraman ile birlikte yaptığı “hukuki mücadele” bağlamındaki “avukatlık” işlevi, TCK 312 bağlamında “yardım” olarak nitelendirilmiş ve 18 yıl hapis cezası verilebilmiştir.

Bu “Kara Kararı”, kendi tarihimize de yazarken, meslektaşımızın hukuksal mücadelesini saygı ile karşılayacağız.

İstanbul Barosu, başından bu yana adil yargılanmanın olmadığı bu süreci yargılama olarak nitelendirmeyi reddetmektedir. Bu karar, siyasi iktidar tarafından araçsallaştırılan yargının, bağımsız ve tarafsızlığının tümüyle yitirmiş olduğunun göstergesidir.

Bu karar vesilesi ile öteden bu yana yinelediğimiz bir gerçekliği yeniden anımsatmak isteriz. Siyasi iktidarın seçime giderken tercih ettiği ve bu karar ile somutlanan gerçeklik, otoriterleşme aşamasından totaliterleşmeye doğru evrilmekte olan bir Türkiye gerçeğine işaret etmektedir. Totaliter rejimler, muhalefetin olmadığı rejimlerdir. Seçime doğru, geleceğin şekillendirilmesi sağlanırken, siyasal iktidarın bu planının bozulması, demokratik yöntemlerle oluşturulacak ortak tepkilerle mümkün olabilir.

İstanbul Barosu olarak Gezi Parkı eylemlerini bu ülkenin eşitlik, özgürlük ve dayanışma mücadelesinin uzantısı olarak görüyor ve taşıdığı barışçı yaklaşımını da sahipleniyoruz. Bu karar, mücadele azmimizi yeniden biçimlendiren ve kararlılığımızı bileyen yeni bir aşamayı ifade etmektedir.

Kamuoyuna saygı ile sunarız. 

İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI



 

 

YAZDIR
Yükleniyor...