Yolsuzluk İddialarını Kapatılmış Saymak Hukuken Mümkün Değildir
İstanbul Barosu Başkanı Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal,

İstanbul Barosu Başkanı Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal, 27 Ekim 2014 Pazartesi günü saat 11.30’da Baro konferans salonunda düzenlediği basın toplantısında, bir süredir gündemde bulunan ve kamuoyunca tartışılan ‘Yargı paketi’, ‘İç güvenlik önlemleri’, 17-25 Aralık operasyonlarına ilişkin takipsizlik kararları ve Validebağ korusunda yaşananlara ilişkin değerlendirmeler yaptı.
Başkan Kocasakal’ın düzenlediği basın toplantısında İstanbul Barosu Genel Sekreteri Av. Hüseyin Özbek, Yönetim Kurulu Üyeleri Av. Necmi Şimşek, Av. Aydeniz Alisbah Tuskan, Av. Şahin Erol, Av. Süreyya Turan, Av. Cengiz Yaka, Av. Prof. Dr. Serap Keskin Kiziroğlu ve Av. Hasan Kılıç da hazır bulundu.
Başkan Kocasakal, sohbet havası içersinde önce basın açıklamasında yer alan konular üzerinde ayrıntılı bilgilendirmede bulundu, daha sonra basın mensuplarının sorularını yanıtladı.
Basın açıklamasının metni şöyle:
UYARIYORUZ: HUKUKLA VE KANUNLARLA OYUNCAK GİBİ OYNAMAKTAN, YASAMA YETKİSİNİ KÖTÜYE KULLANMAKTAN, YAP-BOZ VE PAKET HUKUKUNDAN VAZGEÇİN!
Son günlerde gündeme getirilen yeni kanun “paketleri” ve kamuoyu vicdanın sızlatan ve yolsuzlukların örtüldüğü yönünde güçlü, haklı ve “makul” bir şüphe yaratan takipsizlik kararları ile ilgili olarak aşağıdaki hususların kamuoyuna aktarılması gerekli görülmüştür.
1- Öncelikle belirtmek gerekir ki hukuk devletinde yasama yetkisi keyfi olarak kullanılamaz. Kanunlar siyasi iktidarların günlük siyasi ihtiyaçlarına göre değil, toplum çıkarına olarak ve objektif ihtiyaçlar çerçevesinde genel ve soyut olarak yapılırlar. Hukukta devamlılık esas olup kanunlar aynı şekilde objektif ihtiyaç doğduğunda değiştirilirler. Aksi halde hukuk güvenliği ve hukuka güvenilirlik ortadan kalkar. Bunun doğal sonucu olarak hukuk devletinde “torba” ya da “paket” kanunlar söz konusu olamaz, hukuk bu şekilde “paket”lenemez, “torba”lara konulamaz.
2- Hal böyleyken siyasi iktidar, yasama yetkisini kötüye kullanmakta, “torba” kanunlar ve “paket”lerle kendi siyasi amaçları ve gündelik ihtiyaçları doğrultusunda hukukla ve kanunlarla adeta oyuncak gibi oynamakta, hukuku eğip bükmektedir. Bunun adı yap-boz hukukudur ve hukuk devletinde yeri yoktur. Siyasi iktidar hukuku bir “silah” olarak kullanmaktadır. Bu şekilde yapılan düzenlemeler şeklen kanun olsa da maddeten bu niteliği taşımamaktadır.
3- Meclise sevk edilen son “yargı paketi”nde de durum budur. Gerçekten:
a) Bu tasarı ile 21.02.2014 tarih ve 6526 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikler ortadan kaldırılmakta ve 20.02.2014 tarihine, o tarihteki düzenlemelere aynen geri dönülmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki 17-25 Aralık sürecinden sonra kendi ihtiyaçları için anılan değişiklikleri yapan siyasi iktidar, bu kez değişen ihtiyaçları ve amaçları doğrultusunda eskiye dönmektedir. Nitekim 21.02.2014 tarihli Kanunun gerekçesi ve süreci, aramada makul şüpheyi kaldırmanın gerekçesinin esasen insan haklarını koruma düşüncesinden kaynaklanmayıp, o dönemde var olan yolsuzluk soruşturmaları kapsamında uygulama alanı bulabilecek arama, dinleme ve diğer koruma tedbirleri kararlarının verilmesini güçleştirerek kendilerini korumak amacından kaynaklandığını açıkça ortaya koymaktadır.
b) Şimdi ise 14.10.2014 tarihli teklifle artık bu şekilde sübjektif-kişisel bir kaygının kalmadığı, 21 Şubat öncesine dönülerek bu kez başkaları için arama ve diğer koruma tedbirlerinin uygulanmasını kolaylaştırma amacının asıl gerekçeyi oluşturduğu açıktır. Bu yasama yetkisinin açıkça kötüye kullanılmasıdır ve bunun adı yasama faaliyeti değildir. Bu tedbirlere konu olabilecek suçların alanının genişletilmesi, özellikle son dönemlerde unsurlarından koparılarak ve sulandırılarak toplu davaların bir dayanağı haline getirilen anayasal düzene karşı suçların katalog suçlara eklenmesi de bu kanun teklifinin asıl gerekçesinin hukukun kişiler üzerinde daha etkin bir baskı olarak kullanılacağının işaretidir.
c) Teklifte CMK 135.maddede yapılan değişiklikle telekomünikasyon yoluyla iletişimin tespiti ayrı bir şekilde düzenlenerek, “somut delillere dayalı kuvvetli şüphe sebepleri ” koşul olmaktan çıkarıldığı gibi makul şüphe dahi önerilmemekte, maddenin ilk fıkrasındaki diğer koşullar da (örneğin başkaca bir surette delil elde edememe) tespit işlemi için gerekli olmaktan çıkarılmaktadır. Ayrıca bu konudaki karar yetkisi sulh ceza hâkimliklerine verilmektedir. Sulh ceza hâkimliklerinin hangi amaçlar doğrultusunda ve nasıl kurulduğu, buralara getirilen hâkimlerin konumu düşünüldüğünde düzenlemenin amacı da kolayca ortaya çıkmaktadır. Ne yazık ki özel görevli mahkemeler kaldırılmışken bu kez özel görevli hâkimlikler yaratılmıştır.
d) CMK 153. Maddede müdafiin dosyayı inceleme yetkisine getirilen kısıtlamalar 6526 sayılı Kanun ile sekiz ay önce kaldırılmışken, bu kez teklifle bu kısıtlamalar aynen geri getirilmekte ve eskiye dönülmektedir. Silahların eşitliğini sağlama gerekçesi ile kaldırılan bu kısıtlamaların aynen geri getirilmesi, bu kez silahların eşitliğinin ortadan kaldırılması amacının da bir ikrarı olmaktadır ve kabul edilemez.
e) CMK 162.maddeye göre, bir takım kararlar işlemin yapılacağı yer sulh ceza hâkiminden istenirken teklifle örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarda soruşturmanın yapıldığı yer sulh ceza hâkiminden de karar alabilecektir. Bu da yetki genişlemesi ve amaca uygun bir yer seçilmesi bakımından tehlikelidir.
4- Görüldüğü gibi teklif objektif amaçlardan kaynaklanmayan, tamamen siyasi iktidarın sübjektif amaçları doğrultusunda hazırlanan, hak ve özgürlükler açısından tehlikeli, bu yönüyle kabul edilemez bir tekliftir.
5- “İç güvenlik reformu” adı altında da toplum üzerindeki baskı iyice artırılmak istenmektedir. Ayn-el-Arap’da yaşanan ve insani olarak herkesi üzen ve kaygılandıran gelişmeleri bahane ederek yapılan ve demokratik protesto hakkının çok ötesine geçen olaylar kabul edilemez. Bu konuda Baromuz gerekli açıklamayı yapmıştır. Ancak siyasi iktidar bunu bahane ederek fırsat bilerek tam bir dikta rejimi kurmaya yönelmektedir. Oysa tüm bu yaşananları önlemek ve işlenen suçları cezalandırmak için mevzuatta yeterli hükümler bulunmaktadır. Örneğin Molotof TCK 6.maddeye göre zaten silahtır, gösterilerde yüzün kapatılması zaten Terörle Mücadele Kanununun 7.maddesine göre yasaktır ve suçtur. Polis Vazife Salahiyetleri Kanununda da yeterli, hatta gerekenin ötesinde yetkiler mevcuttur ve ne yazık ki bu yetkiler dahi çoğu kez aşılmaktadır. Buna karşın polise yeni ve hukuk devletinde kabul edilemeyecek yetkiler öngörülmesi çok tehlikelidir. Özellikle polise gözaltı yetkisinin verilmesi asla kabul edilemez ve korkunç sonuçlar doğurabilecek bir durumdur. Bu düzenlemeleri AB normları ile izah etmek ancak güçlü bir mizah duygusu ile açıklanabilir. Bu düzenlemelerle hak ve özgürlüklerin kullanılması imkânsız hale getirilmekte, her türlü eleştiri ve gösteri hakkı ortadan kaldırılmakta, toplum adeta nefessiz bırakılmaktadır. Bu gibi baskıcı ve faşizan düzenlemeler sadece sosyal gerginliği artırarak patlamalara zemin hazırlamaktan öte gitmez. Oysa toplumsal tansiyonu düşürmeksizin asıl gerekli olan şiddet içermeyen davranışlar bakımından daha fazla özgürlük, hoşgörü ve demokrasidir.
6- Tıpkı 25 Aralık soruşturmasında olduğu gibi, 17 Aralık yolsuzluk soruşturması için verilmiş olan takipsizlik kararı, hukukçuları ve kamuoyunu tatmin etmemiş, kamu vicdanında derin yaralar açmıştır. Şöyle ki:
a) Öncelikle belirtmek gerekir ki, anılan soruşturmalarda adı geçen kişilerin de masumiyet karinesine saygı gösterilmesi ve henüz bu kişilerin suçlu addedilmemesi gerekir. Bununla birlikte yeterli suç şüphesi bulunduğunda kamu davası açılarak bu suçların işlenip işlenmediğinin yargı tarafından belirlenmesi de zorunludur.
b) Hukuk devletinde elbette takipsizlik kararları da verilebilir. Ancak bizatihi bu soruşturmaların başından itibaren yaşananlar (Bir gecede değişen yönetmelik, polisin yargıya meydan okuması, Danıştay’ın, savcıların iktidarca tehdit edilmesi, sulh ceza mahkemelerinin kaldırılarak yerine sulh ceza hâkimliklerin oluşturulması ve buraya atanan hâkimler, soruşturma savcılarının değiştirilmesi) verilen bu takipsizlik kararı üzerinde “makul” hatta “somut delillere dayalı” haklı şüpheler doğurmaktadır.
c) Kaldı ki, kararda savcılık, CMK’daki kurallara aykırı davranarak yetki aşımında bulunmuştur. Gerçekten takipsizlik kararının en önemli gerekçesi ve dayanağı, hâkim kararı ile yapılan dinleme ve teknik takip uygulamalarının hukuka aykırı, dolayısıyla bu şekilde elde edilen delillerin hukuka aykırı olduğu belirlemesidir. Oysa sistemimizde ve kanunumuzda savcılığın böyle bir değerlendirme yapma hak ve yetkisi bulunmamaktadır. Bu değerlendirme ve belirleme ancak yargılama sırasında CMK 206 ve 217.maddeler kapsamında hâkim tarafından yapılabilir. Aksi halde savcılık böyle bir değerlendirme ile hiçbir zaman kamu davası açmayabilir ve mahkemeler tamamen devre dışı bırakılabilir. Anılan takipsizlik kararında savcılık, adeta mahkeme ve hâkim yerine geçmiş ve sadece onların yapabileceği bir değerlendirmeyi yapmıştır. Hukukumuzda kamu davasının mecburiliği ilkesi geçerli olup, yeterli şüphe var olduğunda savcı kamu davası açmakla yükümlüdür. Nitekim CMK’nun 170/2.maddesine göre “ Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet savcısı bir iddianame düzenler”. Görüldüğü gibi savcının delillerin hukuka uyun olup olmadığını takdir yetkisi olmadığı gibi, yeterli şüphe olduğunda da aksi yönde bir takdir yetkisi olmayıp kamu davası açmakla yükümlüdür. Kaldı ki her durumda savcının, bir hâkim kararının içeriğini tartışabilmesi mümkün değildir. Bu değerlendirme ancak hâkim ve mahkeme tarafından yapılabilir. Soruşturmada ise kamuoyuna da yansıdığı üzere kamu davası açmak bakımından yeterli şüphe olduğu açıkça görülmektedir. Savcılığın da bunu tespit etmesine karşın hâkim kararlarını kanuna ve hukuka aykırı olarak tartışarak bunları delil olmaktan çıkardığı anlaşılmaktadır.
Görüldüğü gibi savcılık açık bir yetki ve görev aşımında bulunmuştur ve takipsizlik kararı açıkça hukuka ve kanuna aykırıdır.
d) Bununla birlikte kamuoyuna açıklamak isteriz ki bu takipsizlik kararı yargısal bir karar olmadığı gibi, kesinliğe sahip nihai bir karar da değildir. Nitekim CMK’nun 172/2.maddesine göre “ Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra yeni delil meydana çıkmadıkça, aynı filden dolayı kamu davası açılamaz”. Buna göre yeni bir delil meydana çıktığı takdirde soruşturmanın yeniden ele alınarak kamu davası açılması zamanaşımı dolmadıkça her zaman mümkündür. İşlendiği iddia olunan rüşvet suçunun zamanaşımı ise kesme sebepleri hariç on beş yıldır. Dolayısıyla yolsuzluk iddialarını kapatılmış saymak hukuken mümkün değildir. İstanbul Barosu, 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 76 ve 95/21.maddelerinin kendisine verdiği görev ve yetki kapsamında toplum adına bu ve benzeri süreçleri titizlikle takip etmeye devam edecektir.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI


