Türkiye İfade Özgürlüğünde Her Yıl Geriye Gidiyor
10 Aralık İnsan Hakları Günü nedeniyle İstanbul Barosu

10 Aralık İnsan Hakları Günü nedeniyle İstanbul Barosu Başkanlığınca düzenlenen “Güncel Sorunlarıyla İfade Özgürlüğü” konulu panel 10 Aralık 2010 Cuma günü saat 17.30’da İstanbul Barosu Orhan Apaydın konferans Salonunda yapıldı.
İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Mehmet Durakoğlu açılışta yaptığı konuşmada, Baroların insan hakları ihlallerinin önlenmesi konusunda önemli bir görev yüklendiğini söyledi.
Baroların zorunlu müdafilik çalışmaları kapsamında insan hakları ihlallerini önlemek için çaba gösterdiğinin herkesçe bilindiğini belirten Durakoğlu, “Avukatlık Yasasına baktığımızda da insan hakları ve hukuk devleti ihlallerine kayıtsız kalamayacağımız, bu yönden de görevli olduğumuz anlaşılıyor. Sorun sadece bunları tespit etmekten geçmiyor. Sorun, bu tespitlerin ışığında etkinlikler düzenlemekten geçiyor” dedi.
Son yıllarda insan hakları ihlallerinin giderek arttığını, bu ihlallerin temel hukuk tartışmalarına da neden olmaya başlandığını belirten Durakoğlu, siyasal iktidar olmanın ifade ettiği gücün hukuk çerçevesi içersinde kullanılması mümkün olmadığı sürece insan hakları ihlallerinin kaçınılmaz hale geleceğini, toplum önderi olarak hukukçuların üzerlerine düşen görevleri mutlaka yerine getirmeleri gerektiğini vurguladı.
Paneli yöneten İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Av. Başar Yaltı da Birleşmiş Milletlerin 10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini kabul ettiği günün İnsan Hakları Günü olarak kutlandığını belirtti.
İnsan hakları denildiği zaman bir anlamda insanlık tarihini gözden geçirmek gerektiğini insan haklarıyla insanlık tarihinin özdeş olduğuna inandığını kaydeden Yaltı, AB İlerleme Raporu’nda belirtildiğine göre son bir yıl içinde Türkiye aleyhine verilmiş 553 karar bulunduğunu, insan hakları ihlali ile AİHM’e 5728 başvuru yapıldığını, bunların çoğunun görüşülmekte olduğunu bildirdi. Yaltı, “Uzun tutuklulukların yaşandığı, öğrencilerin coplandığı, Romanların tecrit edildiği, Müslüman olmayanın mezardan çıkartıldığı bir dönemde insan hakları gününü kutluyoruz” dedi.
Panelde konuşan İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Aslı Tunç, Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğünün sınırları yeniden çizildiğini, bir taraftan aldatıcı sayabileceğimiz bir rahatlama görüldüğünü, öte yandan rakamlara dökülen ve pek de iç açıcı olmayan gerçeklerin bulunduğunu söyledi.
Bir yandan siyasal iktidarın ifade alanlarını daraltması, tahammülsüzlük ikliminin her tarafımızı sarması, diğer taraftan da siber âlemin, köhnemiş ve çökmeye yüz tutmuş medya yapılanmasına karşı umut veren yükseliş çelişkisinin yaşandığını belirten Tunç, toplumdaki ideolojik yarılmaların, tarafların keskinleşmesinin en fazla medya alanında hissedildiğini, basındaki ifade özgürlüğünü de buzdağının görünen ve görünmeyen yüzü olarak ele almak gerektiğini anlattı.
Türkiye’deki medya sorununu ifade özgürlüğü açısından değerlendiren ve rakamlarla anlatan Tunç, “Türkiye’nın Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün yayınladığı ‘Dünya Basın Özgürlüğü’ sıralamasında 138. Sıraya gerileyerek son yıllarda basın ve ifade özgürlüğünün düşüşünü sürdürdü. Geçen yıl 122. Sıradaydı. Türkiye bu bağlamda son 4 yıldır sürekli gerilemektedir. Bütün bunlara TCK ve Terörle Mücadele Yasalarının ifade özgürlüğünü sınırlayan maddeleri neden olmaktadır” dedi.
AİHM’de bir süre görev yapan Av. Ayşegül Tansen ise konuşmasını, Amerika İnsan Hakları Mahkemesi’nin Peru’lu Bay Bronştayn kararı üzerine oturttu. Tansen, bu kararda göz önünde tutulan ölçütlerden birinin düşünce ve ifade özgürlüğünün sansüre konu edilemeyeceği, diğerinin ise ifade özgürlüğünün bireysel boyutunun sosyal boyutuyla ele alınması olduğunu bildirdi.
Bronştayn kararı hakkında ayrıntılı bilgi veren Tansen, ülkemizdeki uygulamalar hakkında da şunları söyledi: “Ülkemizi yöneten siyasi iradenin kendisine çarpıcı gelen ya da toplumun bir kesimini rahatsız eden bilgi ve düşünceleri sadece kendi medya araçlarıyla rahatlıkla kullandığını görüyorum. Ancak karşı düşüncenin de aynı şekilde ifade bulmasına aynı özgürlük alanı içinde bakıldığında izin verdiğini söylemek çok zor. Karşıt düşüncenin hangi nedenlerle nasıl uygulanacağı mevzuatta mevcut, ancak yaşananlarla karşılaştırıldığında bunun böyle olmadığına tanık oluyoruz. Ülkemizdeki tutuklu ve hükümlü gazeteci sayısının giderek artmasını bu tutumun bir sonucu olduğunu görüyoruz”.
İnsan haklarını devletin güçlü otoritesine karşı bireyin korunması olarak niteleyen İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Önceki Başkanı Av. Dr. Erdem İlker Mutlu, devletin bu korumayı kendi iç hukukunu düzenleyerek yapabileceği gibi, korumanın Amerika ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmelerine benzer uluslararası sözleşmelerle de düzenlenebileceğini bildirdi.
Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde verilen kararların doğrudan uygulanan emredici kararlar olduğunu vurgulayan Mutlu, önemli olanın ifade özgürlüğü gibi zor bir konuda otokontrolün sağlanması olduğunu söyledi.
Konuya ilişkin pek çok karar örnekleri hakkında bilgi veren Mutlu, günümüzde ifade özgürlüğü açısından pek çok teknolojik olanakların bulunduğunu hatırlatarak şöyle dedi:
“Dünya bir siber devrim yaşıyor. Teknik takip olağanüstü boyutlarda gelişti ve ifade özgürlüğü bakımından korkunç sorunlarla karşı karşıya geliniyor. Siyasal iktidarlar, gücü elinde bulunduranlar teknik takip, dinleme ve fişleme yöntemiyle bireysel özgürlükler, en başta ifade özgürlüğü üzerinde akıl almaz sınırlamalar getirebiliyorlar. Hukuk artık bir şekilde bunun çözümünü bulmak zorundadır”.
Birinci tur konuşmalardan sonra katkı yapmak isteyenler söz aldı. Daha sonra panelin soru-cevap bölümünde konuşmacılar kendilerine yöneltilen soruları yanıtladılar.


