İstanbul Barosu LogoİSTANBUL BAROSU
“Herhalde dünyada bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.”M. Kemal ATATÜRK

Toplumsal Barışın Güvencesi: Laiklik

İstanbul Barosu Cumhuriyet Hukuku ve Kültürü Merkezi’ce (CUMER) düzenlenen “Toplumsal Barışın Güvencesi: Laiklik” konulu panel 24 Haziran 2008 Salı günü saat 17.00 – 21.00 arasında Orhan Apaydın Konferans Salonunda yapıldı.

Toplumsal Barışın Güvencesi: Laiklik

İstanbul Barosu Cumhuriyet Hukuku ve Kültürü Merkezi’ce (CUMER) düzenlenen “Toplumsal Barışın Güvencesi: Laiklik” konulu panel 24 Haziran 2008 Salı günü saat 17.00 – 21.00 arasında Orhan Apaydın Konferans Salonunda yapıldı.

 

Toplantının sunuş konuşmasını yapan CUMER Başkan Yardımcısı Av. Vecihe Tunca, erkler ayrılığı esasını getiren Anayasamızın erkler arasında bir fark gözetmediğini, hiç birinin diğerine üstün olmadığını, devlet organları arasında iş bölümü bulunduğunu, hepsinin görev ve sorumluluklarının da Anayasada belirlendiğini söyledi.  

 

Panelin Açılış konuşmasını yapan CUMER’den sorumlu İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Av. Zeki Yıldan, ülkemizde bir kavram kargaşası yaşandığını, laiklik anlayışının da bundan nasibini aldığını bildirdi. Av. Yıldan, kavramların kaynakları konusunda zihin karışıklığı olduğunu, birey/yurttaş, laiklik, sekülerizm ayrımlarının özüne inilmesi gerektiğini belirtti.   

 

Av. Yıldan şunları söyledi:

 

“Mustafa Kemal akla ve bilime dayalı, yapısalcı, kurucu bir felsefeye dayalı bir cumhuriyet kurdu. Bu cumhuriyetin öznesi yurttaştır. Neo liberallerin çoğulculuk anlayışı ise farklıdır. Çoğulculuktan, içinde cemaatler, tarikatlar, etnik yapılanmalar gibi grupların bulunduğu sistemi anlıyorlar”.

 

Av. Yıldan, Kara Avrupa’sı ile Anglosakson geleneğini ayırmak gerektiğini, Anglosakson geleneğinde liberal sistem, Kara Avrupa’sında ise farklı bir devlet ve demokrasi geleneği bulunduğunu sözlerine ekledi. 

 

Oturumu yöneten CUMER Başkanı Av. Burhan Öğütçü ise özetle şöyle konuştu:

 

“Bilindiği gibi laiklik aydınlanmayla gerçekleşip kurumsallaşmıştır. Kısaca aydınlanma aklın önderliğidir. Bilimsel doğrular daima içinde şüpheyi barındırır. İnanç ve iman ise farklıdır. Dinsel kurallar tartışılmazdır ve içinde şüphe barındırmaz. Tarih boyunca dinle bilim arasında büyük bir savaşım laiklik kurumuyla sonlandırılmışsa da bazı nedenlerle geriye dönme arzusu körüklenmekte ve aklın ve bilimin yerine yeniden dinin egemenliğini sağlama yolundaki çabalar yoğunlaşmaktadır. Bu çabalar toplumsal barışı tehlikeye sokmaktadır.  Özetle laiklik toplumsal barışın güvencesidir. Onun içindir ki laiklik cumhuriyetimizin değişmez ve değiştirilemez nitelikleri arasındadır.

 

Panelde ilk sözü alan Dışişleri Önceki Bakanlarından, Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Mümtaz Soysal, anayasa derslerinde anayasaların bir toplumsal uzlaşma belgesi olarak okutulduğunu, ancak Türk Anayasasının bundan farklı olarak bir bağımsızlık belgesi niteliği taşıdığını söyledi:

 

Soysal, konuşmasını özetle şöyle sürdürdü:

 

“Anayasamızın genel esasları bizim toplumuzdan ve tarihimizden kaynaklanır.

Türkler bir bağımsızlık savaşı vermişlerdir ve bu savaşı TBMM yönetmiştir. Mustafa Kemal’in çocukluğu ve gençliği farklı şeylere inanarak yani akılcı, rasyonel ve bilime inanarak geçmiştir. Aslında bir jakobendir. Toplumu akılcılığın ilkelerine uygun bir biçimde tepeden aşağı değiştirmek istemektedir. Bunun mümkün olabileceğine inanan bir kişidir, bir devrimcidir. Müthiş bir pragmatisttir. Sonuca, toplumun değerlerini kullanarak ulaşmayı amaçlamıştır.

 

Anayasalar bir toplumsal sözleşme olarak okutuluyor kitaplarda. Ancak Anayasa bizim tarihimizde bir bağımsızlık belgesi olarak yer almaktadır. 1921 anayasası ulusal bağımsızlık savaşını organize eden bir anayasadır. 1924 anayasası devletin dini İslam diyen bir anayasadır. Bu anayasada Fransız etkisi mutlak bir şekilde kendisini gösteriyor: “Hakimiyet Milletindir”. Toplumu değiştirmek için müthiş bir güç lazım. Bu noktada Mustafa Kemal güçler birliğini savunuyor. Aslında savaşı kazanmış olmakla bu gücü elde etmiştir. Ama bunu yeterli bulmuyor. Ona göre bütün güç TBMM tarafından temsil ediliyor. Meclis her şeyi yapar, her konuda yetkilidir.

 

Bugüne gelmek istiyorum. Bizim anayasa hukukumuz aşama aşama bugüne gelir. Bugün artık güçler birliği yok. 1961 anayasasıyla birlikte güçler ayrılığına dayalı bir parlamenter sistem oluşturulmuştur. Bunun sebebi de 50 yıldır yaşanan karşı devrim hareketlerinin varlığıdır. Demokrasimiz arada bir kesintiye uğruyor, yeni önlemler alıyoruz. Bunlar da anayasaya yansıyor. Bugünkü iktidar cumhuriyetin kuruluş yıllarına dönme çabalarımızı hazmedemiyor. Bütün bunları bir travma olarak kabul ediyor. Bütün bunları millete karşı işlenmiş bir darbe olarak görüyor. Biz de onun acısını çekiyoruz.

 

Bugünkü sorunumuz yaşadığımız çelişkilere doğru dürüst bir takım kurallar yaratmak ve bunları AB sözcülerinin söylediklerinden farklı olduğu için gereken güçle savunabilmek ve aşağılık duygusuna kapılmamaktır. Pek beğendiğimiz Batı bugün bize diyor ki, “o kadar devrimci olmayacaksınız, o kadar laik olmayacaksınız. Biz size, demokrasi öğrettik, seçim öğrettik, şimdi sonucuna katlanmıyorsunuz”. Ama biz de diyoruz ki “biz sizden daha önce de bazı şeyler öğrenmiştik. Akılcılık, rasyonalistlik, devrimcilik ve jakobenlikle o her şeyin değiştirilebilir inancında olduğumuz için biz de sizi beğenmiyoruz”. Bu “beğenmiyoruzu” söylemek lazım. Ama bakıyorum medyamızın da yardımıyla hepimiz müthiş bir aşağılık duygusuna kapılmış durumdayız. Bu duygudan kurtulmalıyız ve masaya yumruğumuzu vurarak konuşmalıyız. Onlar “bizimle uzlaşın” diyorlarsa, bizim de onlara “siz de bilimle uzlaşın” dememiz lazım. Çünkü siz ayrı yerden geliyorsunuz, biz ayrı yerden geliyoruz. Bizim size benzemek gibi bir zorunluluğumuz yok. Ben Anayasada yapılan 90. madde değişikliğine de isyan ediyorum. Ben o kadar da evrensel olmak istemiyorum.”

 

Maltepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç de Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin halk egemenliğine dayanan sosyal bir hukuk devleti olduğunu söyledi. 

 

Çekiç, özetle şu bilgiyi verdi:

 

“Onun döneminde ve hatta 20. yüzyılda böyle bir cumhuriyet kurulmadı. O, bağımsızlığı kazanmak için emperyalizmle savaşarak ve onu yenerek halk egemenliğine dayalı bir cumhuriyet kurmuştur.  Çökmüş bir imparatorluğun enkazı üzerine cumhuriyet kurmuş bir başka insan olmadığı için de 1978 yılında Paris’te toplanan UNESCO Genel Kurulunda 1981 yılının Atatürk Yılı olarak kutlanması kararı oybirliğiyle kabul edilmiştir. UNESCO’nun tarihinde oybirliğiyle alınmış başka bir karar yoktur ve bu kararın gerekçesini Yunan delegesi yazmıştır. 

 

Aradan bunca yıl geçmesine rağmen o çökmüş imparatorluğun enkazını henüz temizleyemedik. Hala direnmeler var ve birileri ‘travma’ yaşıyor. Cumhuriyet hiç şüphe ki yok bir devrimdir. Elbette travma yaratmıştır. Ama cumhuriyetin yarattığı travmayı cumhuriyet karşıtları, laiklik karşıtları yaşamıştır.  

 

Laik devlet her türlü din bağlantısını koparmış bir devlet değildir. Aksine devletin en temel işlevi toplumsal yaşam düzenini sağlamaktır. Toplumsal düzenin en önemli konusu olan din konusunda devlet nasıl kayıtsız kalabilir? Laik devlet, yönetenlerin yönetme yetkisinin kaynağının tanrı ve din olmadığı devlettir.  Farklı inançta olan topluluklara yönelecek tehditlere engel olmak da laik devletin görevidir. Zira laik devlet tüm yurttaşların din ve vicdan özgürlüklerini güvence altına almakla yükümlüdür. Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyet hiç kuşku yok bir devrimdir, dolayısıyla tüm devrimler ancak karşı devrimciler ve yobazlar üzerinde travma etkisi yaparlar. Atatürk adını duyan karşı devrimcilerin travma geçirmesi kaçınılmazdır.”

 

Gazeteci – Yazar Cengiz Özakıncı da ilk laik yaşam örneklerinin Türk toplumunda görüldüğünü bildirdi. 

 

Özakıncı, konuşmasında özetle şunları söyledi:

 

“Selçuklu hükümdarı Tuğrul, 1055 – 1060 arasında 6000 atlısı ile birlikte halifenin başkenti Bağdat’a girer. Halifeyi hem İslam devletinin başı hem de dinin lideri durumundan azleder ve kendisine danışılabilecek din adamı düzeyine indirir.  Böylece o andan itibaren din ve dünya işleri birbirinden ayrılmıştır. İslam dünyasında bunlar olurken Avrupa engizisyonu yaşıyor. Din savaşlarıyla kan gövdeyi götürüyor. Türkler dünyada ilk kez -semavi din açısından söylüyorum- din işleri ile dünya işlerini bir birinden ayırmıştır. Tuğrul’un kurduğu bu düzen Selçuklu Devleti yıkılıncaya kadar 250 yıl sürmüştür.

 

Yıllar sonra Atatürk de aynı kişide bütünleşen saltanatla hilafeti birbirinden ayırmıştır. Saltanatı halka vermiştir. Hilafeti de kaldırmıştır. Aslında Atatürk Tuğrul’un yaptığını yapıyor. Jakobenizm Tuğrul’dan 750 yıl sonra ortaya çıkmış bir kurumdur. Atatürk Türk tarihinden esinlenmiştir.”

 

Konuşmalar sona erdikten sonra konuşmacılar, katılımcıların kendilerine yönettikleri soruları yanıtladılar.

 

Toplantı arasında CUMER Başkanı Av. Burhan Öğütçü, konuşmacılara birer plaket verdi.

Galeri

Kategori:Haberler