Son Günlerde Yargıya Yönelik Türban Odaklı Eleştiriler Ve Yurt Sorunları
Türkiye Barolar Birliği'nin, türban odaklı eleştirilerle ilgili olarak Baro başkanları ile ortak yaptığı basın duyurusu

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı
Ankara 18/11/2003
DUYURU NO 2003/106
"Son Günlerde Yargıya Yönelik Türban Odaklı Eleştiriler ve Yurt Sorunları" ile ilgili İstanbul, İzmir, ve Ankara Baro Başkanları başta olmak üzere tüm Baro Başkanlarına yaptığımız çağrı ile 17.11.2003 günü yaptığımız basın toplantısındaki ortak metin ekte gönderilmiştir.
Bilgilerinize sunarım.
Saygılarımla.
|
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av.Özdemir ÖZOK |
Eki:1
| Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok, 17.11.2003 Pazartesi günü Ankara Baro Başkanı Semih Güner, İstanbul Baro Başkanı Kazım Kolcuoğlu ve İzmir Baro Başkanı Bahattin Özcan Acar ile birlikte ortak bir basın toplantısı düzenledi. Ankara Barosu Staj Eğitim Merkezi'nde düzenlenen basın toplantısında TBB Başkanı Özok'un yaptığı konuşma şöyle:
Ankara, İstanbul, İzmir Baro başkanlarımız başta olmak üzere, tüm baro başkanlarımıza yaptığımız çağrı ile "son günlerde yargıya yönelik 'türban' odaklı eleştiriler yanı sıra, yurt sorunları hakkında" görüş ve düşüncelerimizi kamuoyuna iletmek üzere bu ortak basın toplantısı düzenlemiş bulunmaktayız. Değerli basın mensupları, Ulusumuz ve demokratik laik Cumhuriyetimiz siyasal, sosyal ve ekonomik bakımdan yakın tarihinin en sıkıntılı günlerini yaşamaktadır. Dünyanın tek egemeni olduğunu iddia eden ABD ve yandaşlarının hemen yanı başımızdaki Irak'ı işgal etmesiyle başlayan kaos ve şiddet ateşi ülkemize de sıçramıştır. 15.11.2003 günü İstanbul'u kana bulayan ve 24 yurttaşımızın ölümü ve yüzlercesinin yaralanmasına neden olan saldırı bu ateş yumağının kıvılcımlarından sadece birisidir. Saldırıda kullanılan bombanın tahrip gücü, eylemin planlı, programlı, sistemli ve çok ciddi bir örgütsel çalışmanın ürünü olduğunu göstermektedir. Bölgesinde barış, huzur ve hoşgörünün adresi olan Türkiye bu saldırıyla belirsizlik, kargaşa batağına çekilmek istenmektedir. Yıldırma hareketlerini düzenli bir biçimde kullanma olarak tanımlanan tedhişçilik bu kez ülkemizi seçmiştir. Türkiye, şiddetle kınadığımız terörün oyununa gelmemeli, olaylara tarihsel kimliğine yakışır bir biçimde, uluslararası hukuka uygun ve bölge barışına katkı sunacak şekilde yaklaşmalıdır. Bu bağlamda; her hangi bir neden bahane edilerek, ülkemizde sıkça yaşadığımız ve en küçük bir nedenle baş vurulan, olağan üstü yönetim biçimlerine ve insan hakları ihlallerine olanak sağlayacak girişimlerde bulunulmamasını önemle vurgularız. Gelinen noktada sorunların çözümünde anahtar kavramlar "Hukuk ve İnsan Hakları" olmalıdır. Basınımızın değerli temsilcileri, Ülkemiz, AB, Kıbrıs, Irak işgali, iç ve dış destekli terörizm gibi uluslar arası sıcak ve yakın sorunlar yanında, 3 Kasım 2002 gününden sonra oluşan parlamento ve iktidar kaynaklı sıkıntı ve sorunlarla karşı karşıyadır. Avrupa Birliği'nin Türkiye hakkında yazdığı son ilerleme raporu AB-Türkiye ilişkilerinin daha uzun bir süre belirsizliğini koruyacağını ve özellikle üyeliğin, Kıbrıs sorununun çözümü yanı sıra, alfabedeki harflerin sayısına kadar indirgendiğine göre bu serüvenin yakın zamanda noktalanmayacağını göstermektedir. Ulusal bir dava olan Kıbrıs sorunu, Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'nin hukuk dışı yollarla AB'ye üye olması ve Annan planı dayatmaları yanı sıra, Kıbrıs'taki kimi işbirlikçilerin tarihsel gelişmelere aykırı tutum ve davranışları sonucu daha da zor bir sürece girmiştir. ABD'nin öncülüğünde dünya petrol tekelleri ile silah tüccarlarının çıkarlarını korumak için Irak'a yapılan müdahale geri tepmiş ve işgalcilere karşı gösterilen direnç, Irak halkında ulusal bilincin güçlenmesini sağlamıştır. Bu dönemde, yıllardır süren ve ulusal birliğimizi tehdit eden binlerce insanımızın ölmesine ve sakat kalmasına neden olan, ülke ekonomisine ağır darbeler vuran, bölücü terörizm yanında, radikal İslam kaynaklı olduğu sanılan terörle karşı karşıya kaldık. Değerli basın mensupları, Bir ay önce yayımladığımız bildiride, ülkenin bilinçli olarak bir gerginlik ortamına çekilmeye çalışıldığı vurgulanarak, toplumun tüm kesimlerinin güçlerini birleştirerek gerçek demokrasiye ulaşma yolunda eksikleri giderme ve halkımızı bunaltan ekonomik sıkıntıları aşması gerekliliği özellikle belirtilmiştir. Yine Hükümet temsilcilerinin gereksiz sorunlar yaratarak, Cumhurbaşkanı'na, Yargıtay Başkanı'na ve rektörlere nezaket sınırlarını zorlayarak eleştiriler yöneltmesinin sakıncalarının altı çizilmiştir. Belirtmek isteriz ki, bu gün Hükümet ve iktidar partisi bir ay öncesinden daha tehlikeli girişimlerde bulunarak, ulusal ve uluslar arası düzeyde kendi siyasal amacına ulaşmak için, her türlü aracı kullanma kararlılığındadır. Göreve geldikleri günden itibaren, Cumhuriyetin temel kurum ve kurallarıyla didişen ve her fırsatta onlarla çekişen iktidar, kendi yandaşı ve çıkarcı ve ilkesiz bir kısım basının da desteğini alarak daha kararlı davranmaya başlamıştır. Başbakan'ın Yargıtay 4.Ceza Dairesi'nde görülen bir dava sırasında başkanın CMUK'un 378.maddesine dayanarak verdiği kararı bahane ederek, yargıya karşı söylediği "ideolojik davranma" sözleriyle yüksek yargıcı "kınaması" ilgililere AİHM' sinin adresini vermesi, daha sonra, bazı hükümet üyelerinin "balık baştan koktu" " bakalım yarın Türkiye'de başka mahkemelerde neler olacak" gibi söz ve açıklamaları Cumhuriyet tarihimizde, yürütmenin yargıya müdahalesinin en çarpıcı örneklerini oluşturmaktadır. Yine TBMM'sinde Anayasa ve Adalet Karma Komisyonu toplantısında ve toplantı sonrası yapılan beyan ve açıklamalar da Yasama ile Yargı arasındaki güvensizliğin boyutlarını ortaya çıkarmaktadır. Komisyon, 64 milletvekili hakkında toplam 107 dokunulmazlık dosyasının görüşülmesini ertelemiştir. Karma komisyon başkanı Burhan Kuzu erteleme gerekçesi olarak "Yargıda siyasallaşma belirtilerinin olduğunu, buna kendisinin de katıldığını, bu ertelemenin yargıya güven konusunda düğümlendiğini" söylüyor. Bu sözler bağımsız Türk yargısına yapılan saldırıların boyutunu gösterir talihsiz bir beyandır. Dışişleri Bakanı sayın Abdullah Gül'ün Avrupa Birliği İlerleme Raporunda türbanla ilgili bir kayıt bulunmamasını "başörtüsü özgürlüğünün ıska geçilmesi talihsizliktir" biçiminde tanımlaması gerçekten, demokratik laik Türkiye Cumhuriyeti için büyük bir talihsizliktir. Türban diye nitelenen giysinin salt dinsel inanç gereği olmadığı, bu giyim tarzını kutsal din duyguları ve geleneksel nedenlerle takılan başörtüsü ile karıştırmamak gerektiği, türbandaki ısrarlı girişimlerin dinin siyasallaşması ve laiklik karşıtlığının simgesi olduğu, Anayasa Mahkemesi, Adli ve İdari yargının her aşamasında verilen kararlarla netlik kazanmış olup, bazı Avrupa ülkelerinin bağımsız mahkemelerinde ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararlarında da vurgulanmıştır. İki binli yıllarda bütün bunlardan habersiz bir kimsenin çağdaş Türkiye'nin dış politikasına egemen olması hakikaten talihsizliklerin en büyüğüdür. Kamuda görev yapanlarla, hizmet alanların hak ve sorumlulukları farklıdır. Kamusal hizmet verenler bulundukları konum ve kullandıkları yetki bakımından kılık, kıyafet, davranış yönünden belirli kurallara bağlı olmak zorundadırlar.Özgün düşünce ve inançlarla, özel yaşam biçimlerini görevlerine yansıtmamak durumundadırlar. Bu noktada, avukatlar kendi meslek kurallarına göre mesleğin itibarını zedeleyecek her türlü tutum ve davranıştan özellikle kaçınmak ve bu yükümlülüğe özel yaşamlarında dahi özenle uymak zorundadırlar. Buna karşın, kamudan hizmet alma durumunda olanlar arasında hiçbir ayrım yapılamaz ve her yurttaş haklardan ve özgürlüklerden yararlanma bakımından eşittir. Bu anlamda adil yargılanma herkesin en doğal hakkıdır. Ancak herkes yasalara, yargı kararlarına ve duruşma düzenine ilişkin kurallara uymak zorundadır. Yargıtay 4.Ceza Dairesi Başkanı CMUK 378.maddeye göre durumu değerlendirmiş ve türban takmış sanık sıfatındaki avukat hakkında söz konusu kararı vermiştir. Bu iş tamamen yargısal bir uygulama ve değerlendirmedir, çözümü yargının içinde vardır. Önceden tasarlanmış olduğu izlenimi veren bu olay fırsat sayılarak, ülkemizde laik hukukun uygulayıcıları yargıç ve savcılar etkilenmek istenmiştir. Yargısal kararlara itiraz edilebilir, üst yasa yollarına gidilebilir, hatta bu kararlar hukuksal değerlendirmelerle irdelenebilir, eleştirilebilirler ancak kesinlikle kınanamazlar. Bu nedenlerle Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun yargı bağımsızlığını ve yargıç onurunu savunan, herkesin yargıya bir gün ihtiyacı olacağını hatırlatan açıklamalarına katılıyor, bu ve benzeri art niyetli girişim ve saldırılarla yargının yıpratılmasının hiç kimseye yarar sağlamayacağını hatırlatıyoruz. Hükümetin YÖK, TÜBİTAK, Özerk Denetim Kurumları, Bankacılık, Kamu Yönetimi ve benzeri temel düzenlemelerde toplumsal uzlaşma olanaklarını aramadan sayısal çoğunluğuna dayanarak sonuç alma gayreti içinde olduğu görülmektedir. Bu düzenlemelerle mevcut kadrolar tasfiye edilmekte ayrıca kendi dünya görüşüne uygun kadrolaşma her kurum ve birimde hızla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Sayın basın mensupları, Bütün bu tartışmalar arasında 2004 yılı bütçesi de geçmiş yıllar bütçeleri gibi yatırıma, istihdama, gelir dağılımındaki adaletsizliğe yanıt vermeden sosyal devlet anlayışına aykırı biçimde bağlanmıştır. Bütçenin gelir ayağını, bütçe finansmanını dolaylı vergiler oluşturmaktadır. Avrupa Birliğine girme konusunda gayret sarfettiğini ileri süren hükümet, bu çabada hassas olunması gereken yargıya Diyanet Bütçesinden, Sayıştay bütçesinden daha az pay ayırmıştır. Bu tutumla yukarıda belirttiğimiz nedenlerle yargı bir anlamda cezalandırılmış olmaktadır. TBB ve Barolar olarak, yaşadığımız bunca sıkıntıya karşın, demokrasinin gücü ve hukukun güvenliğiyle tüm sorunlarımızın üstesinden geleceğimize ve ulus olarak esenliğe çıkacağımıza inancımızı kamuoyu önünde yineleriz. Sayın basın mensupları, toplantımıza gösterdiğiniz ilgi ve duyarlılığa, şahsım ve baro başkanı arkadaşlarım adına teşekkür eder sevgi ve saygılarımı sunarım."
|


