İstanbul Barosu LogoİSTANBUL BAROSU
“Herhalde dünyada bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.”M. Kemal ATATÜRK

Şemdinli İddianamesi

Kamuoyunda çeşitli eleştirilere neden olan “Şemdinli İddianamesi” hakkında İstanbul Barosunun değerlendirmesi

Şemdinli İddianamesi

Kamuoyunda çeşitli eleştirilere neden olan “Şemdinli İddianamesi” hakkında İstanbul Barosunun değerlendirmesi

Kamuoyunda Şemdinli İddianamesi olarak ünlenen ve 09.11.2005 tarihinde Şemdinli’de bulunan bir kitabevine yapılan bombalamanın şüphelileri olarak ele geçenler hakkında Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya tarafından hazırlanan iddianame, son günlerin gündemine oturmuş ve de haklı itirazların yaşanmasına neden olmuştur.
Tartışmalar, iddianamenin yeterli hukuksal dayanaklara erişmeden Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’ı suçlaması ve bu suçlamayı esas alarak bu yöndeki dosyayı ayırıp Genelkurmay Başkanlığı’na yollamasından kaynaklanmıştır.
Bilindiği üzere iddia makamı, şüphelilerin gerçekleştirdiğine inandığı bir fiili suç oluşturduğu kanısına vardığında, bunun yasayla belirlenmiş suç tipine uyup uymadığını belirtmekle görevlidir. İddianame dikkatlice incelendiğinde tartışmalara neden olan fiili durumun, hukuksal boyutlarında oldukça önemli aksaklıklar göze çarpmaktadır.
Bu iddianame yüz sayfayı bulan içeriğiyle, bir iddianamenin yetki ve kapsamını aşmış adeta bir siyasi görüşü savunan bir metne, bildiriye dönüştürülmüştür. Söz konusu iddianame   bir iddianame olmaktan çok bir durum değerlendirmesidir. Bir iddianamede hukuken bulunması gereken unsurların birçoğu yoktur. Hukuken olmaması gereken olgulara yer verilmiştir. Bir iddianamede bulunması gereken unsurları CMK 170. Maddeye bakarak anımsamakta yarar var.  CMK 170. madde iddianamenin öğelerini sayılı biçimde sıralamıştır. Buna göre, a- Şüphelinin Kimliği, b- Müdafi, c- Maktul, mağdur veya suçtan zarar görenin kimliği, d- Mağdurun veya suçtan zarar görenin vekili veya kanuni temsilcisi, e- Açıklanmasında sakınca bulunmaması halinde ihbarda bulunan kişinin kimliği f- Şikayette bulunan kişinin kimliği, g- Şikayetin yapıldığı tarih, h- Yüklenen suç ve uygulaması gereken kanun maddeleri, i-Suçun maddeleri j- Suçun delilleri, k- Şüphelinin tutuklu olup olmadığı; tutuklanmış ise, gözaltına alma ve tutuklama tarihleri ile bunların süreleri, gösterilir. 4- İddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır. 5- İddianamenin sonuç kısmında şüphelinin sadece aleyhine olan hususlar değil, lehine olan hususlar da ileri sürülür…
Bu iddianamede Savcı Sarıkaya medyada yer alan sözlere gönderme yaparak yargının etki altında bırakıldığı savını ileri sürmüştür. Oysaki iddianamede adı geçen askeri yetkililerin en üst düzey amirleri olan Komutanların üçü de, olayları yargıya bırakmak gerekeceği yolunda açıklamalarda bulunmuşlardır.
Fransız Liberation gazetesinin Şemdinli soruşturmasında sonuna kadar gidilmesinin Türkiye için dönüm noktası olacağına ilişkin haberi ile AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joos Lagendijk'in "TSK, süregelen terör, şiddet ve PKK ile çatışma ortamını seviyor" açıklamasına da iddianamede yer verilmesi ve Savcı Sarıkaya'nın kesin kanıtlara dayanmayan, belli bir görüşü dikteye çalışan, öznel (Subjektif) saptamaları iddianameyi yasal çizgilerin dışına taşımış ve her kesimin itirazlarına neden olmuştur.  

İddianamede yer alması tartışmalara neden olan bir başka konu da TBMM Araştırma Komisyonunda dinlenen bir tanığın ifadesinin de eklenmesidir.
            Anayasa’mızın 138/2. maddesi, “Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisi’nde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz...” hükmünü içermektedir. Burada TBMM Şemdinli Olayları Araştırma Komisyonu’na dinlenen bir tanık beyanının daha komisyon raporuna yansımadan, ve komisyon kararı alınmadan, salt komisyon başkanının bireysel iradesi ile, savcılığa hukuka aykırı biçimde yollanmış olması Organlar Ayrılığı ilkesini de Anayasanın emredici bu hükmünü de zedelemektedir. Komisyon Başkanının, M.A. Altındağ’ın ifadesinin savcılığa gönderilmesi konusundaki eleştirileri, “CMK 160–161. Maddeleri karşısında göndermemezlik yapamazdık” diye yanıtlaması hukuki olmaktan uzaktır. Çünkü anılan madde hükümleri kamu görevlilerini kapsar. TBMM Komisyonları ve milletvekilleri kamu görevlisi sayılamazlar. Üstelik Komisyonun oy birliği ile aldığı “Çalışmalarımızı gizlilik kuralı içinde yürüteceğiz” kararı da bu uygulamayla yok sayılmıştır. Araştırma Komisyonu, raporunu hazırlayıp Meclis Başkanı’na sununcaya değin dışarı hiçbir bilginin sızdırılamayacağı kuralı açık iken, hatta komisyon üyeleri bu gizliliği sağlamak için cep telefonlarını dahi kapıdaki görevliye teslim ederek toplantıya öyle katılırken, bu davranışla gizlilik kuralı, bizzat komisyon başkanı tarafından çiğnenmiştir. Komisyonun dışarı bilgi sızdırması ve Savcılığa bir tanık ifadesinin gönderilmesi, Meclis İç Tüzüğünün 104 ve 105. Maddelerine de aykırılık arz etmiştir. Bu maddede düzenlenen Araştırma Komisyonlarının Meclis için “hizmete özel görev yapan bir yer olması” ve de Anayasa’nın 98. Maddesindeki “Meclis araştırması belli bir konuda bilgi edinmek için yapılan incelemeden ibarettir” hükümlerine karşın belge ve bilgi aktarma yetkisine sahip olmadan, komisyon bu yetkiyi kullanmıştır.
 CMK’nın 161. maddesi her ne kadar Cumhuriyet savcısı adli görevi gereğince bütün kamu görevlilerinden her tür bilgiyi isteyebilir dese de Yasama Organı olan Komisyon’un Kamu Görevlisi olarak değerlendirilemeyeceği de bir gerçektir. Çünkü Kamu Görevlisi, bilinen tanımıyla idareye bağlı olarak çalışan, konumu özel yasayla düzenlenmiş ücretli personeldir. Yasama Organı’na bağlı Araştırma Komisyonu’na üye milletvekillerinin Kamu Görevlisi olarak değerlendirilmesi hukuki tanımlara ve anayasaya uymamaktadır. Bu nedenle kamu görevlisi sıfatının dışına çıkan üst bir kurumdan tanık beyanı da olsa bilgi ya da belge edinilmesi Anayasa’nın 178. maddesinin ihlali anlamına gelmektedir. Anımsanacağı üzere kamuoyunda “Uğur Kaymaz Davası” olarak bilinen davanın soruşturma evresinde savcılık ve mahkeme kendisinden bilgi isteyen görevli komisyonun istemini bu Anayasa hükmü gereğince reddetmiştir.
İddianameye bir işadamının kanıtları ve dayanakları olmayan anlatımının alınmasının hukuki dayanağı yoktur. İfade içerik olarak 20 sayfayı bulmakta ve başta Sayın Büyükanıt olmak üzere bölgede görevli komutanlar hakkında gelişi güzel isnatlar içermektedir. Bu ifade iddianamenin önemli bir parçası haline getirilmiştir. TSK’ya karşı bu art niyetin ve çabaların nedenini anlamamak olanaksızdır.
İddianamede yer verilen ihbar dilekçelerinin hiçbir soruşturma ve araştırma yapılmadan iddianameye geçirilmesi CMK 158. maddeye aykırıdır. Öncelikle ihbarı yapanların kimliklerinin araştırılıp, bulunduklarında çağrılıp dinlenmeleri gerekirken bu gerekler yerine getirilmemiştir. Hatta bir ihbarcının isminin baş harfleri ile soyadına yer verilmekle yetinilmiştir. Kamuoyu aynı durumla, aynı savcının hazırlamış olduğu Rektör Yücel Aşkın iddianamesinde de karşılaşmıştı. O iddianamede de kimlikleri açıkça tespit edilemeyen kişilerin yasal koşullar oluşmadığı halde ihbar mektuplarına itibar edilerek iddianamede yer verilmişti. O idianemenin girişinde de ismi ve adresi belli olmayan vatandaşın ihbarı üzerine başlatılan soruşturma tabiri kullanılmıştı.

Savcılığın, hiç soru sormadığı tanığın kulaktan dolma bilgilere dayalı ifadesine, iddianamesinde yer vererek salt bu beyanlarla, kuvvet komutanlığına kadar gelmiş onurlu bir subayı, “suç işlemek için örgüt kurmak, görevi kötüye kullanmak ve sahte belge düzenlemekle” itham etmesi temelsiz bir sav olmaktan ileri gidememiş ancak hukuku zedelemiştir.
  İddianamede yasaca aranan unsurların yer almaması yanında açıkça siyasi bir ileti verme amacı güdüldüğü görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında; “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan ve Cumhuriyet’in ilanında da kabul edilerek devam ettirilen modernlik projesi Kürt Milliyetçiliği’nin ve Siyasal İslam’ın devletin temel yaklaşımlarına hakim olmasını temel tehdit unsurları olarak belirlemiştir. Bugün kimi çevrelere göre siyasetin gizli ajandası bu iki temel tehdidi içermektedir. Ayrıca çevreden gelerek merkezi ele geçirme çabası içerisinde olan unsurlar modernlik projesinin sahibi olan sivil/askeri bürokratik eliti oldukça rahatsız etmektedir. O halde devlet içerisinden kimi ideolojik gruplaşmaların çıkar çevreleri ile işbirliği içerisinde temel risk faktörü olarak gördükleri siyasi iktidara karşı tavır geliştirmeleri beklenmeyen bir durum olmamalıdır” satırları ile modernleşmeyi Cumhuriyet’in bir kazanımı değil Osmanlı’dan miras kalan ve sürdürülen bir sistem olarak yorumlandığı görülmektedir. Bu durumda devrim yasaları, kaldırılan ve köhnemiş eski yapıların yerine getirilen çağdaş yapılanmalar, kısacası 1923 Devrimi, sıfatının başında Cumhuriyet sözcüğü bulunan bir savcı tarafından yadsınmak istenmiştir.
TSK’yı hedef alan ve hukuksal olmaktan uzak bir diğer cümle de şudur: “Kan ve gözyaşı üzerinden politika üreten ve menfaatlerini temin için devletin bütün mekanizmasını kullanmaktan çekinmeyen güçlerin birtakım üst makamlara gelmesi halinde ise devletin bekası için son derece tehlikeli bir durum ortaya çıkabilir. Kendi ideolojik mantığı içerisinde makul sebeplerini zaten hazırlayan bu grup menfaatleri icabı kendilerini uluslararası güç odaklarına pazarlamaktan çekinmez.”
Soyut ifadelerle “Üst Makamlar” denilerek TSK Komuta Kademesi’nin hedef alındığı açıkça anlaşılan bu nitelemelerin de iddianameye konu suçla ve hukukla ilgisini kurma olanağı yoktur.
Unutulmamalıdır ki, Türkiye bir hukuk devletidir. Kamuoyunda hukuku zedeleyici bu tür girişimler en başta Hukuk Devleti’ne zarar verecektir. Oysa hukuku üstün kılmak, en başta hukuk uygulayıcılarının görevidir. Aynı savcı tarafından hazırlanan başka bir iddianame sonucunda açılan davadan dolayı Cumhuriyet Tarihimizde ilk kez bir Üniversite Rektörü tutuklanmıştı. Bilindiği üzere bu durumun tesadüf olamayacağı kamuoyu tarafından yüksek sesle dile getirilmiş ve adı geçen savcı hakkında Adalet Bakanlığı’nca soruşturma başlatılmıştı. Bu birbiri arkasına gelen temelsiz iddialar ve kabul görmeyen savlar bir savcının ideolojik amaçlı bireysel çıkışından öte bir anlam taşımamaktadır. Hatta bu durumun yapılacak yargılamayı zorlaştıracağı da açıktır.  
Şunu da açıkça belirtmek gerekir ki; özellikle Güneydoğuda feodal ilişkiler yumağı hala etkisini sürdürmektedir. Devletin Emniyet Güçlerinin bu bölgede görev yaparken sorumlu olmayan ve feodal ilişkilerin etki alanında bulunan ihbarcı ve korucularla istihbarat alanında işbirliği yapması bu ilişkiyi bir çıkar ilişkisine dönüştürme olasılığını doğurmaktadır. Bu nedenlerle Devletin sorumsuz kişileri kullanarak herhangi bir çalışma yapması önemli sakıncaları beraberinde getirdiği daha önceki olaylardan anlaşılmıştır.
Hukuk devleti ilkesini Anayasa’sına alan bir ülkenin, tüm kurum, kuruluş ve görevlilerini hukukla bağlı kılması, o ülke için yaşamsal bir gerekliliktir.

      İSTANBUL BAROSU  

Kategori:Haberler