Odtü'de Yaşananlar Ve Sonrası, Orantısız Güç Kullanımı Değil, Açık Bir Şiddettir, Gözdağıdır, Öğrencilere Yönelik Bir “Sürek Avı”Dır !.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencilerinin Başbakanı protesto amacıyla gerçekleştirdikleri eylemin, emniyet güçleri tarafından "şiddet kullanılması" suretiyle önlenmesi, siyasal iktidarın özgürlükler alanını daraltan girişimlerinin - daha önce de gözlenen - yeni bir örneğidir.
Bir hukuk kurumu olarak öncelikle belirtmeliyiz ki, yaşanan gelişmelerin kamuoyundaki tartışması hukuksal temelden yoksundur. ODTÜ eylemlerinde emniyetin tavrı, "orantısız güç kullanma" değil, "polis şiddeti"dir. Demokratik ülkelerde protesto amaçlı gösterilerin bir "hak" olarak tanımlanması ve sadece şeklî bir takım kısıtlamalarla yetinilmesi, özgürlükler alanının geniş tutulması ile ilgili "temel" bir düzenlemedir. Bu hak kullanılamaz ise, onun özüne dokunulmuş demektir. Çünkü bir hakkın özü, o hakkın kullanılabilir olmasıdır.
Bu temelden hareketle, demokratik hakkın kullanımı sırasında bu hakkı kullananlara karşı önlem alan emniyet güçlerinin görevi "izlemekten" ibarettir. Demokrasi ile yönetilen ülkelerde kolluk, aynı zamanda bir hakkın kullanılmasındaki güvencedir. Ona verilen zor kullanma yetkisi ancak "koşullarının oluşması halinde" olasıdır. Nitekim, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanununun 16. maddesindeki düzenlenmeye göre, zor kullanma yetkisi bir çok aşamanın geride bırakılmasından sonra kullanılabilecektir. PVSK'nın bu düzenlemesine uyulmadan ve hiçbir aşama gözetilmeden doğrudan son aşamanın tercih edilmesi, polisin şiddet kullanmasından başka bir biçimde ifadelendirilemez.
Yukarıda da belirtildiği üzere, ODTÜ'de yaşananlar, polisin "orantısız güç kullanması" olarak yorumlanamaz. Orantısız güç kullanımı, eylemciler tarafından bir "güç kullanımının" varit olduğu durum için geçerlidir. Bir araç (silah veya yerine geçecek alet) kullanmaksızın salt sözlü ve eylemsel bir protesto hakkının kullanımında, polisin doğrudan güç kullanması yasal olmadığı gibi, bizzat emniyet güçlerinin "yasa ihlali" sonucunu doğurur ve suç oluşturur.
Bir an için eylemselliğin zor kullanmaya ilişkin aşamaları gereksindirdiği sonucuna varılsa bile, bu noktada da emniyet tarafından gözetilmesi gereken temel yaklaşım, görevin gerektirdiği ölçünün dışındaki kuvvet kullanımının "kasten yaralama" suçunu oluşturması ihtimalidir. Polis, o aşamada bile ölçüyü "sınırlı" kullanmak zorundadır. Türk Ceza Yasasının 256. maddesindeki bu düzenleme karşısında, emri veren ve uygulayanlar açısından çok ciddi sonuçlar doğması muhtemeldir. "Kanunsuz ve/veya suç oluşturan emir" niteliği taşıyan bu türden uygulamalar nedeniyle, suç isnadı ile karşılaşan emniyet mensupları ile tanışmak sürpriz olmayacaktır.
Buraya kadar özetlemeye çalıştığımız hukuki değerlendirmelerin, emniyet yetkilileri tarafından da bilindiğinden kuşkumuz yoktur. İçişleri Bakanının, "ülke itibarının zedelendiği" gerekçesiyle "orantısız güç kullanımını" eleştirmesini mazur görüp ciddiye almazsak, polisin mevzuata ilişkin bilgi yeterliliğine rağmen gelişen bu süreci doğru tanımlamak gerekmektedir.
Siyasal iktidar tahammülsüzdür. Kuvvetler ayrılığı üçgeninde yargıyla ilgili yakınmaları bağlamında hukukla sınırlanmaktan uzak gören anlayışı, kendisini giderek yasaları da görmezden gelmeye doğru evrilen bir sürece yöneltmiştir. Kaygı duyulması gereken nokta budur. Bütün yasal düzenlemeler bir yana bırakılmakta, özellikle de Başbakana karşı yapılan protestolarda, "ibret ve gözdağı" amaçlanmaktadır. Geçmişte, Dolmabahçe ve Hopa'da yaşananlar da, ODTÜ'de yaşananların provası idi. Öyle anlaşılmaktadır ki, siyasal iktidar ve kolluk güçlerinin bu “dersi” almayanlara karşı "şiddeti" artarak devam edecek, demokratik protesto hakkını kullanan öğrenciler “örgüt üyesi” (!) sayılmaya devam edecektir. Ancak bu çabaların ODTÜ örneğindeki yurtseverlik ve demokratik protesto hakkı algısını kıramayacağı tarihsel gerçekliktir.
Başbakanın ilk kez konuşan ve polisi eleştiren ODTÜ Yönetimine verdiği tepki de aynı tahammülsüzlüğün bir başka tezahürüdür. Demokratik ülkelerde sıkça "konuşmaları" beklenen üniversitelerin ülkemizdeki "mahut suskunluğu", ancak demokrasiyi, hak ve özgürlükleri cesurca savunmakla ortadan kalkacaktır.
Tek tesellimiz, gözaltına alınan 10 öğrencinin tutuklanmamış olmasıdır. Tutuklanma talebine rağmen, bu yönde karar oluşturulmamış olması, parasız eğitim isteyen öğrencilerin 9 ay boyunca tutuklu kalmalarına neden olan garabetin yinelenmesini engellemiştir.
İstanbul Barosu olarak İçişleri Bakanımıza "ülke itibarının" asıl bu noktada gözetilmesi gereğini anımsatırken, insan hakları ve özgürlüklere ilişkin kullanımın, genç insanların demokratik tepki ve protestolarına “tahammül” ün "insan ahlakına" dair bir "onur" ve demokrasi sorunu olduğunu anımsatmayı görev saymakta, bu tür hukuksuzlukların takipçisi olacağımızı bir kez daha kamuoyuna belirtmek istemekteyiz.
Saygılarımızla
İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI


