İstanbul Barosu LogoİSTANBUL BAROSU
“Herhalde dünyada bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.”M. Kemal ATATÜRK

Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar İle 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair 10.10.2025 Tarih 2/3308 Sayılı Kanun Teklifine İlişkin İnceleme

Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar İle 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair 10.10.2025 Tarih 2/3308 Sayılı Kanun Teklifine İlişkin İnceleme

10.10.2025 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi Konya Milletvekili Mehmet Baykan, Sivas Milletvekili Rukiye Toy ve Şanlıurfa Milletvekili Cevahir Asuman Yazmacı tarafından -Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Esas Komisyon olarak; Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm, Çevre, Plan ve Bütçe Komisyonları ise Tali Komisyonlar olarak belirlenmek suretiyle-  TBMM Başkanlığına sunulan, Adalet ve Kalkınma Partisinin çok sayıda milletvekilinin imzacısı olduğu  2/3308 sayılı Milli Parklar Kanunu ve Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi 15.10.2025 tarihinde Komisyonda kabul edilmiştir.

Teklif’in gerekçesinde doğayı gerçek anlamda korumaktan çok, tabiat alanlarını kontrol altına almayı ve turizm ile ekonomik getiriye açmayı hedefleyen bir dil kullanılmaktadır.

Teklif metni incelendiğinde korunan alanların planlanması, yönetimi ve işletilmesi üzerinden öngörülen değişiklikler, doğayı korumaktan ziyade "doğayı yönetme" anlayışıyla hareket edildiğini ortaya koymakta; bu yaklaşım, doğayı yaşayan bir varlık değil, ekonomik bir kaynak olarak ele alma eğilimini yansıtmaktadır.

Aynı şekilde, “doğa turizmi” ifadesinin Teklif gerekçesinde sıkça vurgulanması, koruma odaklı değil, ziyaretçi ve kâr odaklı bir anlayışın merkeze alındığını çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Yılda 70 milyon kişinin korunan alanları ziyaret ettiği belirtilmekte, bu sayının artırılması gerektiği savunulmaktadır. Bu anlayış, korunan alanların kapasitesi, ekosistemlerin hassasiyeti, rekreatif faaliyetlerin ve insan baskısının uzun vadeli etkileri gibi temel doğa koruma yaklaşımlarını göz ardı etmektedir. Üstelik somut örneklerle de sabit olduğu üzere ziyaretçi yönetimi adı altında yapılan yatırımlar çoğu zaman betonlaşma ve habitat parçalanması ile sonuçlanmakta, alanların doğal karakteri geri dönülmez biçimde tahrip olmaktadır.

Yürürlükte bulunan Milli Parklar Kanunu’nun Ek 1. maddesinde; Kanun’a tabi yerlere giriş ücretini ödemeden giriş yaptığı tespit edilenler hakkında giriş ücretinin on katı tutarında idari para cezası uygulanması öngörülmektedir. Teklif’in 12. maddesiyle işbu idari para cezası, giriş ücretinin dört katı tutarına düşürülmektedir. Değişikliğin gerekçesi ise “Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından HGS geçişlerine uygulanan ceza oranına benzerlik sağlamak” olarak açıklanmaktadır. Anayasa’nın 56. maddesi, çevre sağlığını korumayı ve çevre kirlenmesini önlemeyi hem Devletin hem de vatandaşların ödevi olarak tanımlamaktadır. Çevre hukukunun en önemli ilkelerinden biri olan “kirleten öder” ilkesine aykırılık arz eden bu değişiklik; Teklif’in milli parklara, tabiat parklarına, tabiat koruma alanlarına, tabiat anıtlarına, yaban hayatı geliştirme sahalarına ve sulak alanlara izinsiz girişleri ve bu izinsiz girişlerin kamu aleyhine yol açabileceği sonuçları; köprü, otoyol ve tünellere izinsiz girişlerin sonuçlarıyla eş değer gören bir anlayış tarafından hazırlandığını ortaya koymaktadır.

Teklif’te korunan alanlara dair izin süreçleri özel kişi ve şirketler lehine yeniden düzenlenmektedir.

Teklif gerekçesinde gerçek ve tüzel kişilere verilecek izinlerin, daha önce Orman Kanunu'na göre yürütüldüğü, ancak artık korunan alanların “özellikleri” nedeniyle yeni hükümler getirilmesinin zorunluluğundan söz edilmektedir.

Teklif’in 5. maddesinde 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu’nun 8. maddesine eklenmesi öngörülen fıkra ile “kamu yararı” ve “zaruret” arz etmesinden bahisle milli park ve tabiat parklarında altyapı yatırımlarına (ulaşım, enerji, haberleşme, su, atık su vb.) gerçek kişiler ve özel hukuk tüzel kişileri lehine bedeli karşılığında izin verilmesine olanak tanınmakta, içme suyu temini gibi durumlarda ise uzun devreli gelişme/ gelişme planının aranmayacağı, yapılan tesislerin uzun devreli gelişme planlarına/ gelişme planlarına işleneceği belirtilmektedir. Bu değişiklik, “kamu yararı” ve “zaruret” kavramlarının muğlaklığı nedeniyle korunan alan statüsünü zayıflatacak, özel sektör faaliyetlerinin önünü açacak ve çevresel etkilerin yeterince denetlenmemesi gibi ciddi hukuki riskleri barındıracak niteliktedir.

Planlama şartının aranmaması, planlama ilkelerinden sapılması, tesislerin sonradan planlara işlenmesi şeklindeki yaklaşım, fiili durumu hukuki hale getirme tehlikesi taşımakta, hukuki öngörülebilirliği ortadan kaldırmakta ve önleme ilkesi gibi çevre hukukunun temel ilkeleriyle çelişmektedir. Bu durum, doğal alanların ticarileştirilmesinin önünü açabilecek, kamu yararı ve ekosistem bütünlüğünü göz ardı edebilecek sonuçlar doğuracaktır. Söz konusu izinlerin doğaya etkisinin nasıl denetleneceği ve hangi şeffaflık ilkeleri çerçevesinde yürütüleceği ise Teklif metninde yer almamaktadır.

Kanun Teklifi, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu’nda yaban hayatının korunmasını zayıflatan değişiklikler öngörmektedir.

Yürürlükte bulunan 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu uyarınca; koruma altına alınan yaban hayvanlarının avlanması, yaban hayvanlarının üreme, tüy değiştirme ve göç dönemlerinde rahatsız edilmesi, yavru ve yumurtalarının toplanması, yuvalarının dağıtılması ve memelilerin kış uykusunda rahatsız edilmesi, yaban hayatı koruma ve geliştirme sahalarındaki kamuya ait açıklıkların ve mevcut olan ağaçların, bitki örtüsünün işgal edilmesi, avlaklarda izin alınmadan ve avlanmanın yasaklandığı avlaklarda avlanılması, bazı av hayvanları bakımından nesillerini devam ettiremeyecek sayıya düşmesine neden olacak şekilde avlanılması, tespit edilen av miktarı ve avlanma süreleri dışında avlanılması gibi fiillerin ikinci kez işlenmesi halinde faillerin avcılık belgeleri iptal edilmekte ve kendilerine bir daha avcılık belgesi verilmemektedir.

Teklif’te ise bu fiilleri tekrar edenlerin sadece iki yıl süreyle avcılıktan men edilmesi öngörülmektedir. Bu düzenleme, yabani flora ve faunanın korunması amacına ters düşmekte, doğal yaşam alanlarının muhafazasını ciddi şekilde zayıflatmakta; Türkiye'nin tarafı olduğu Avrupa'nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarının Korunması Sözleşmesi’ne (Bern Sözleşmesi), Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme’ye (CITES Sözleşmesi) ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ne aykırılık arz etmektedir.

Teklif’te "alan memuru" ve "av ve doğa koruma memuru" kadrosu tanımlanmaktadır. Bu kadro düzenlemesi ile de yaban hayatını koruma yerine avcılığı “düzenleme” anlayışının devam ettirildiği anlaşılmaktadır. Gerekçede yer alan avcılık faaliyetlerinin kontrol altına alınması, kaçak avcılığın önlenmesi ve av kaynaklarının “milli ekonomiye faydalı olacak şekilde değerlendirilmesi” gibi ifadeler, canlı yaşamını ekonomik bir meta olarak görmenin açık bir itirafıdır. Bu anlayış, doğa korumanın etik ve ekolojik temelleriyle çelişmektedir. Avı kontrol etmek değil, sınırlamak hatta mümkünse sona erdirmek, asıl doğa koruma hedefi olmalı iken 4195 sayılı Kanun’da tanımlanan fiilleri işleyenler dahi affedilmekte, kara avcılığının kapsamı vahim şekilde genişletilmektedir.

Teklif; 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun yanı sıra 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu ve 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu’nda düzenlenen geniş kapsamlı görev, denetim ve yetkilerin Bakanlıklardan alınıp Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne devrini öngörmektedir.

Teklif’te 175 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi kapsamında Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne verilmiş olan görevler gerekçe gösterilerek Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün yetki ve görevlerinde yapılan genişletici düzenlemeler, bu kurumu doğa koruma konusunda merkeziyetçi bir yapıya dönüştürmektedir. Öyle ki Teklif’in 1. maddesiyle Çevre Kanunu’nun 9. maddesinin (a), (e) ve (f) bentlerinde yer alan biyolojik çeşitliliğin ve ekosistemin, sulak alanların, nesli tehdit veya tehlike altında olanlar ile nadir bitki ve hayvan türlerinin korunumuna ilişkin denetimler ve idari yaptırım uygulama yetkisi Bakanlıktan alınıp Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne devredilmekte, uygulanacak idari yaptırımlara karşı açılacak davalarda husumetin Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne yöneltileceği düzenlenmektedir.

Görev, denetim ve yetkinin Bakanlıktan daha alt düzeydeki bir kuruluşa devredilmesi bu yetkilerin nasıl kullanılacağı, kamuoyuna ne kadar açık olacağı ve bağımsız denetime tabi olup olmayacağı, standart ve merkezi bir doğa koruma anlayışının benimsenip benimsenmeyeceği, bölgesel bazda farklı uygulamaların olup olmayacağı hususlarında endişe yaratmaktadır. Kaldı ki merkezi idare ile Genel Müdürlük arasında meydana gelebilecek yetki çatışmaları, hukuk birliğinden uzaklaşılmasına da yol açabilecektir. Bunun yanı sıra Bakanlık düzeyindeki yetki ve denetimin Genel Müdürlüğe devredilmesi teknik yetkinlik, hesap verebilirlik, kapasite, kaynak, personel ve bütçe yeterliliği bakımından da soru işaretleri oluşturmaktadır. Nitekim Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün mevcut genel müdürünün Milli Emlak Daire Başkanı iken bu göreve  atanması kuruluşun amacına uygun bir anlayışla idare edilip edilmediği hususunda kamuoyunda tartışmalara neden olmuştur.

Yine, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne döner sermayeli işletme kurma hakkının tanınması ve işletme sermayelerinin 5 kata kadar artırımı ve mali denetimi hususunda doğrudan Cumhurbaşkanı’nın yetkili kılınması; Teklif ile bir bakıma koruma kurulları, Bakanlık denetimi, yasalar, yönetmelikler ve uluslararası sözleşmelerle korunan tabiat varlıklarının denetimini görünürde Bakanlık’a bağlı bir kuruluş olan Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğüne, gerçekte ise Cumhurbaşkanı’na tabi kılınmakta olup değişikliğin bu yönüyle Merkezi İdare ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü arasındaki idari vesayet ilişkisini zedelemesi muhtemeldir.

Sonuç olarak 15.10.2025 tarihi itibarıyla Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu tarafından onaylanarak önümüzdeki günlerde TBMM Genel Kurulu’nda tartışılacak Teklif’in yasalaşması halinde; tarım alanlarımızda, kıyılarımızda, ormanlarımızda, derelerimizde günden güne artan tahribatla birlikte milli ve milletlerarası düzeyde değerlere sahip milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanları ve yaban hayatı koruma bölgelerindeki tahribatlar hız kazanacak, buna ilişkin denetim ise zayıflayacaktır.

Teklif’in özü itibarıyla kamuoyunda “Süper İzin Yasası” olarak bilinen 7554 Sayılı Kanun doğrultusunda, bir nevi mezkur kanunla öngörülen düzeni tamamlayıcı bir anlayışla hazırlandığı açıktır.

İdare’ye -Anayasa’nın 63. maddesi gereği- yüklenen “tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlamak ve bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri almak” yükümlülüklere aykırı işlem ve eylemlerde bulunma imkanı tanıyan bu Teklif’in TBMM Genel Kurulu’ndan geçmemesi için yurttaşlarımızı, sivil toplum kuruluşlarını, meslek örgütlerini ve meslektaşlarımızı dayanışmaya çağırıyor, yasa koyucuları Anayasa’ya ve doğa koruma ilkelerine aykırı Teklif’i reddetmeye davet ediyoruz.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

 

İSTANBUL BAROSU

ÇEVRE, KENT VE İMAR HUKUKU KOMİSYONU

 

Galeri

Kategori:Haberler