İstanbul Barosu LogoİSTANBUL BAROSU
“Herhalde dünyada bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.”M. Kemal ATATÜRK

Kolcuoğlu: “Anayasa Değişiklikleri Asla Aceleye Getirilmemelidir”

İstanbul Barosu Başkanı Av. Kazım Kolcuoğlu, Yönetim Kurulu Üyeleriyle birlikte yeni adli yılın başlaması nedeniyle düzenlediği basın toplantısında, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı konusunda Türkiye’nin geldiği noktayı vurgulayarak yeni Anayasa hazırlıklarının asla aceleye getirilmemesi gerektiğini söyledi.

Kolcuoğlu: “Anayasa Değişiklikleri Asla Aceleye Getirilmemelidir”

İstanbul Barosu Başkanı Av. Kazım Kolcuoğlu, Yönetim Kurulu Üyeleriyle birlikte yeni adli yılın başlaması nedeniyle düzenlediği basın toplantısında, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı konusunda Türkiye’nin geldiği noktayı vurgulayarak yeni Anayasa hazırlıklarının asla aceleye getirilmemesi gerektiğini söyledi.

Basın toplantısında, ağırlıklı olarak yeni anayasa hazırlıkları konusunda dikkat edilmesi gereken hususlara işaret eden Kolcuoğlu ayrıca, Polis Vazife ve Salahiyetleri Yasasında yapılan değişikliklerin olumsuz örneklerinin yaşandığını, bu konuda yapılan uyarıların dikkate alınmadığını, CMK kapsamında zorunlu müdafilik görevlendirmelerinde yaşanan olumsuzlukların ise devam ettiğini bildirdi.

İstanbul Barosu Başkanı Av. Kazım Kolcuoğlu’nun yeni adli yılın açılışı dolayısıyla düzenlediği basın toplantısında yaptığı konuşma şöyle:

“Değerli Basın Mensupları,

Yeni bir adli yılın açılışını, mesleğimizin ve ülkemizin yoğun hukuksal sorunlarıyla birlikte yapıyoruz.

Bu yıl aynı zamanda İstanbul Barosunun 130. Kuruluş Yıldönümünü de idrak ediyoruz. İstanbul Barosu, tarihine yakışır köklü yapısı ile sadece ülkemizde değil, dünyada da özenle izlenen saygın konumunu sürdürmektedir.

Hukukun üstünlüğü kavramının pekişip kökleşmesi, Yargının bağımsızlığının tüm unsurlarıyla gerçekleşmesi, insan hakları mücadelesinde ulusça hak ettiğimiz etkinlik noktasına ulaşılabilmesi, geride bıraktığımız çalışma döneminin en önemli hedefleri olmuştur.

Adil yargılamanın ve adalete erişimin sağlanabilmesinin, savunma ile olası bulunduğu gerçeğinden hareketle, geçtiğimiz yıl verilen mücadele, sadece mesleğimiz açısından değil, genel olarak yargı dünyasının biçimlenmesi açısından da önemli bir kilometre taşıdır.

Demokratik rejimin evrensel kabule ulaşmış esaslarına yakışan bir hukuk dünyası yolunda verdiğimiz mücadelenin ülkemizde hâlâ yeterli olmadığının farkındayız.

Bugün ülkemizde bizim düşünce dünyamızda şekillenen bir yargı bağımsızlığının olmadığını biliyoruz.

Bugün ülkemizde, hukukun üstünlüğü kavramının yeterince algılanıp, içselleştirilmiş bir noktaya ulaşamamış olduğunu üzülerek tespit ediyoruz.

Ülkemizde, bugün bile insan hakları ihlallerinin sürmekte olduğunu yaşayarak görüyoruz.

Hâlâ yargımız ağır işliyor, hâlâ hukuk eğitiminde yeterli olduğumuzu söyleyemiyoruz.

Yıllardır anlatmaya çalışmaktayız ki, bu sorunlar sadece yargı dünyasına özgü sorunlar değildir. Bu sorunların sürgit devam etmekte oluşu ve çözüm bulunmakta gecikilmesi, yurttaşlar nezdinde adalet duygusunun kaybolmasına neden olan, vahim bir noktaya doğru sürüklenmektedir.
Bu noktada, yargının sorunları olarak beliren konuların aslında özü itibariyle yurttaşların sorunları olduğu açıktır. Buradaki temel eksikliğimiz, halkın bu gerçeğe rağmen, bir “hukuk talebinin” olmamasıdır.

Açık deyişle, yürütmenin meşruiyet kaynağı olan seçimlerde, siyasal aktörleri böyle bir köklü reforma zorlayacak talepte bulunulamamıştır.  Oysa erki ele geçiren siyasal iktidarın, devlet gücünü kullanırken kendisine atfettiği olağanüstü güç, bireyin özgürlük alanını daraltmaktadır. Sadece özgürlük alanının daralmasıyla kalmayan, demokratik ve ekonomik hakların da yeterince güvenceye kavuşmasını engelleyen bu yaklaşım, hukuk bilincinin yaygınlaşması gereğini zorunlu kılmaktadır.

Bu aşamada, önümüzdeki çalışma yılında TBMM Gündemine getirileceği anlaşılan Anayasa değişikliğinin bir başlangıç olmasını diliyoruz.

1982 Anayasasının, halkoylamasında aldığı büyük çoğunluk oyuna karşın, çağdaş anayasaların taşımakta olduğu normatif temellerden uzak olduğu tartışmasızdır.

Esasen bu anlayışın bir uzantısı olarak, 2001 yılında Türkiye Barolar Birliği tarafından bir Anayasa Taslağı hazırlanmıştı. İstanbul Barosunun da katkı verdiği ve ülkemizin önde gelen hukukçuları tarafından oluşturulan bu Taslak, toplumda anayasa değişikliği için beliren bir temel ihtiyacın ifadesiydi. Dolayısıyla, yeni bir anayasaya ilişkin gereksinim, yıllar önce bizim tarafımızdan da kavranmış ve gereği de yerine getirilmişti.

Ancak tam da bu noktada bir erken uyarı olarak dikkat çekmemiz gereken hususlar vardır.

Bir anayasa yapımı, yöntemi itibariyle son derecede önemli bir girişimdir.

Özellikle de tüm toplum katmanlarının uzlaşısını ve katkısını zorunlu kılması bakımından asla aceleye getirilmemesi gereken ve tartışma zeminlerinin tümüyle açık tutulduğu, platformların zamanla sınırlı olmaksızın işletildiği bir anlayışla oluşturulmalıdır. Anayasa, çoğunluk olduğunu iddia edenlerin iradesini değil, azınlığın çoğunluk içinde mevcudiyetinin ve mutluluğunun metni olmalıdır.

Bu nedenle ilk koşul olarak, geniş bir tartışma ortamına ve zamana ihtiyaç olduğu, asla gözden ırak tutulmamalıdır.

Anayasanın bir “mutabakat metni” olması da olağanüstü önemlidir. Toplumun demokratik yapısını pekiştiren en önemli unsurun, onun çoğulculuğu olduğu gerçeği asla unutulmamalıdır.

Anayasanın TBMM’de kabulünü sağlayacak mutabakat, bu açıdan gerekli olmakla birlikte yeterli değildir.

Öyle bir mutabakat ile yetinilmesi, çoğulcu yapıyı değil, çoğunlukçu yapıyı öne çıkarmak anlamına gelecektir. TBMM’nin seçimle oluşturulan ve herkesin saygı duyması gereken meşru ve hukuki iradesi, Anayasa yapımı aşamasında bir geniş mutabakat arayışında belirmelidir. 22 Temmuz seçim sonuçlarının, halkın hangi siyasi görüşlere itibar ettiğini “sayısal” olarak belirlemiş olması, “anayasa yapma tekniği” açısından “siyasal” olarak belirleyici değildir. Anayasa, TBMM içinde sadece bir grubun – o arada iktidar grubunun bile  –  değil, Meclisin tüm gruplarının iradesi olarak biçimlenmelidir.

2007 Seçimlerinin parlamentoya yansıttığı büyük orandaki seçmen iradesine rağmen, bu iradenin eksik kalan kısmının da gözetilmesi amaçlanmalı ve özellikle de sivil toplum kuruluşları ile demokratik kitle örgütleri ve Üniversitelerin görüşlerine önem verilmelidir.

Anayasa Değişikliği tartışmaları, işin alfabesi sayılacak bu iki temel yaklaşım konusunda bir kuşku taşınmadığı noktada başlamalıdır. Kısaca, metin herkesin fikir sahibi kılınacağı ölçüde geniş bir zaman dilimi içinde tartışılmalıdır. Tartışmaların odağında, toplumdaki tüm kesimlerin mutabakatını alma amacı bulunmalıdır.

Sivil Toplum Örgütleri ve Demokratik Kitle Örgütlerinden görüş sorulması, o görüşlerin bir ölçüde de olsa değerlendirmeye alınması ile saygıdeğerdir.

Görüş sorduk demek için görüş sormak  “politik bir yaklaşım” olarak kabul edilse bile, anayasa yapımında amaçlanan bir “siyasal yöntem” olarak kabul edilemez.

 Bu konularda içtenlikli tavırların kanıtlanmasından sonra, metnin içeriği ile ilgili tartışmalar yapılmalıdır.

Bu noktada da önemli saydığımız bir gözleme işaret etmek gereği duyuyoruz.

Hazırlanan metnin kamuoyu ile paylaşılmasından önce, 3 konunun tartışması, başka temel tartışma konularını geride bırakmıştır. Bunlar, Anayasa metni içinde,

• Atatürk İlke ve Devrimlerine atıf yapılıp yapılmayacağı,
• Laiklik tanımının değişip değişmeyeceği,
• Üniversitedeki türban yasağının kaldırılıp kaldırılmayacağıdır.

Siyasal İktidarın geride bırakılan dört buçuk yıllık iktidarında, kendisi için “sorun” teşkil eden bu başlıkları çözümleyememiş olması, onu yeni bir anayasa yapma noktasına getirmiş ise, bu temeldeki bir değişikliğin hiçbir yararı olmayacaktır. Daha açık deyişle, salt bu değişiklikleri yapmak, o arada da aksayan veya aksadığı konusunda ortak tavır oluşan kimi maddeleri değiştirmek amacıyla yola çıkmak, çok ciddi sorunları geleceğe taşımak anlamındadır.

Kuşkusuz ki, metnin paylaşılmasını takiben İstanbul Barosu olarak bizden beklenen ve öneri içeren çalışmalarımızı kamuoyu ile paylaşacağız.

Hatta Türkiye Barolar Birliği tarafından kurulan ve İstanbul Barosunun da Başkan düzeyinde temsil edildiği komisyon,  ilk toplantısını geçtiğimiz hafta akademisyenlerle birlikte yapmıştır.

Ancak, özenle ve dikkatlice izlemeye çalıştığımız sürecin daha bu ilk aşamasında, yukarıda belirttiğim üç tartışma konusu ile birlikte YÖK, Anayasa Mahkemesi ve onun Yüce Divan sıfatıyla yaptığı yargılamalar konusundaki tartışmaların öne çıkması, yargı bağımsızlığı ve etkin yargı denetimini kısıtlayıcı bazı değişikliklerin yapılacağı haberleri bizi kaygılandırmaktadır.

Değerli Basın Mensupları,

Biz biliyoruz ki, Atatürk İlkelerinin anayasa metninde yer almaması, anayasal denetimde, onun bir “ölçü norm” olarak kabul edilmemesi sonucunu doğuracaktır.

Biz biliyoruz ki, laiklik tanımının değiştirilmesine yönelik talebin içeriğini oluşturan “herkesin dilediği biçimde yaşama hakkı” çok hukuklu bir düzenin gerekçesi olacaktır.

Nihayet biz biliyoruz ki, anayasasını ideolojilerden arındırmak iddiası, bir ideolojinin simgesi sayılan türbanın üniversitede özgürleşmesi ile yeni ve başka bir “arınma sürecinin” arayışını ifade edecektir.

Hukukçu kimliğinin yüklediği sorumluluğumuzun bu döneme ilişkin özel bir duyarlılığa dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle, önümüzdeki döneme dair önemli ödevlerimizin olacağı anlaşılıyor.

Çağdaş Hukukçular olarak, aradığımız anayasanın en belirgin özelliği, çağdaşlaşmayı hedeflemesidir.

İlk tartışmaların bizi bu alanda kaygılandırmakta olması, nihai metnin özellikle de çağdaşlık konusunda yeni bir tartışmayı başlatacağı olasılığıdır. Atatürk İlkelerinin özü itibariyle çağdaşlık içermekte olması, bu içeriğin mevcut metinde de açıkça vurgulanması gerçeğine karşın, inatla böyle bir noktaya gelinmesi, dikkatle değerlendirilmelidir.

Henüz Anayasa Tasarısının metni açıklanmamış olduğu için haksızlık yapmak istemiyoruz ama büyük bir özlemle on yıllardır talep ettiğimiz yargı bağımsızlığına, bu kez de kavuşamayacağımız anlaşılıyor. Daha da önemlisi, getirileceği anlaşılan düzenlemeler ile sistemin daha da bağımlı hale geleceği gözleniyor.

Kısaca, anayasa taslağı tartışmaları siyasal iktidarın yarattığı kuşku bulutlarının arasında yapılıyor. 

Esasen bugün ülkemizde yapılan tartışmanın odak noktası, mevcut anayasanın değişip değişmemesi veya onun yerine yeni bir anayasanın yapılıp yapılmaması değildir.  Toplumun çok büyük bir çoğunluğunun bu alanda ortak mutabakatı mevcuttur. 

Ana sorun, bu tartışmayı başlatan iradenin, söz konusu temel metindeki düzenlemeleri amaçlarken ne denli içtenlikli olduğudur. Bu alandaki kuşkunun kaynağını teşkil eden temel yaklaşım da, söz konusu iradenin “çağdaşlığı” amaçlayıp amaçlamadığıdır. Geriye dönük referans kaynaklarının, toplumsal düzlemde bir içtenlik testini gerektirmesi, boşuna değildir.

Anayasa konusundaki tartışmalarımızın önümüzdeki dönemde de devam edeceği anlaşılmaktadır.

Bu tartışmalara meslektaşlarımızı da katacak etkinlik planlaması içinde olacağız. Yeni Anayasamızın avukatların katkıları ile şekillenmesi, Anayasaya da nitelik katacaktır diye düşünüyoruz.


Değerli Basın Mensupları;

Seçim kararı alındıktan sonra, kamuoyu ve hukuk çevrelerinde tartışmaya açılmadan ve bu konuda görüşler oluşturulmadan TBMM’ne,  PVSK’nda önemli değişiklik önerisi getirilmiş ve kısa zamanda yasalaştırılmıştır. İstanbul Barosu olarak bu değişikliğin TBMM’ye sunulması haberini alır almaz tepkilerimizi dile getiren endişelerimizi kamuoyu ile paylaşmıştık. Bu değişikliklerin bir geriye gidişi ifade ettiğini, insan hak ve özgürlükleri konusunda sorunlar doğuracağını, önleme tedbirleri adı altında polislere verilen yetkilerin yargı denetimi dışında kalmasının sakınca yaratacağını bildirmiştik. Uygulama maalesef bizi haklı çıkarmıştır. Ölüme varacak bazı şiddet olaylarının yaşandığı hepimizce bilinmektedir. Bu uygulamadan avukatlar bile etkilenmiştir. Bazı meslektaşlarımıza güvenlik güçlerince girişilen fiili saldırılar, yurttaşlarımızın daha hangi potansiyel tehlike altında bulunduklarını anlatmaya yeterlidir.

İstanbul Barosu olarak güvenlik kaygılarının özgürlüklerden ödün verilerek çözümlenebileceği kanısında değiliz. Kaldı ki, siyasal iktidarın bir yandan Anayasa yapımı suretiyle özgürlükler alanını genişleteceği iddiası ile yeni PVSK değişikliği tam anlamıyla çelişkidir.

Ülkemizde bir süreden bu yana yeniden işkence ve kötü muamelenin konuşulmakta olduğuna tanık oluyoruz.  Avukatlar tarafından sürdürülen CMK kapsamındaki zorunlu müdafilik görevlendirmeleri ile ilgili yaşadığımız sorunların bir parçası olarak bu noktaya gelineceğini daha önce ifade etmiştik. Şimdi haklı çıkmış olmanın üzüntüsünü yaşıyoruz.

Bu vesile ile ifade etmek isteriz ki, CMK kapsamındaki zorunlu müdafilik ile ilgili olarak yapılan ödemelerde de ciddi sorunlar yaşamaktayız. Meslektaşlarımızın 15 ay önce gördükleri hizmetten doğan alacaklarının ödenmesindeki yeni gecikmeler, özellikle de KDV konusunda yeni mağduriyetler yaratmaktadır. 

Yeni adli yılın, tüm meslektaşlarımız,  adliyelerde görev yapan Sayın Yargıç ve Savcılarımız ile tüm halkımıza sağlık ve mutluluk getirmesini diliyor, saygılarımızı sunuyoruz.”

Galeri

Kategori:Haberler