İstanbul Barosunun Uyarısı
Ülkemizde Cumhurbaşkanlığı seçimi ile başlayan sürecin bugün geldiği noktada, sorunlarımızın Cumhuriyet ilkeleri ve demokratik kurallar içinde çözümlenebileceğine inanıyoruz.

Ülkemizde Cumhurbaşkanlığı seçimi ile başlayan sürecin bugün geldiği noktada, sorunlarımızın Cumhuriyet ilkeleri ve demokratik kurallar içinde çözümlenebileceğine inanıyoruz.
Anayasamızın 102. maddesi gereğince seçilecek Cumhurbaşkanımızın, tüm ulusu kucaklaması ve yurttaşlarımızın ortak paydada buluşarak barış ve bütünlük içinde yaşaması konusunda önemli sorumluluk taşıdığı nazara alınarak, bir “toplumsal uzlaşma” ile tespiti, sadece Anayasal bir gereklilik değil, katılımcı demokrasinin de gereğidir.
Üzülerek ifade ediyoruz ki, geride bıraktığımız gelişmeler bu yönde somutlaşmadı. Çoğulcu demokrasinin, uzlaşma geleneği yerine, çoğunlukçu demokrasinin “tek seçiciliği” tercih edildi.
Ankara’da sayıları milyonları bulan kalabalıkların demokratik talepleri, göz ardı edilip, ironik yaklaşımlarla değerlendirildi.
Bir taraftan sivil toplumun, diğer taraftan da Anayasal Kurumların, Cumhuriyet tarihinde hiç göstermedikleri kadar etkin bir biçimde geliştirdikleri söylem ve uyarılar, iktidarı bir sorumluluk mevki olarak beklenen anlayış noktasına getirmeyince, sorun büsbütün krize yönelişin işaretlerini taşımaya yüz tutmuştu.
Bu duyarlılıklar doğru değerlendirilip, yönlendirilebilse ve doğru yönetilebilse idi, Cumhurbaşkanlığı seçiminin “uzlaşmanın adayı” ile yapılabilmesi olanağı doğabilirdi. Öylece demokratik duyarlılıklar da, “çağdaş” ülkelere yakışır biçimde dikkate alınmış olabilir ve demokratik teamüller açısından ciddi bir kazanım da elde edilebilirdi.
Bütün bu gelişmelerin beklentilerinin siyasal iktidar tarafından nazara alınmaması, giderek “dindar Cumhurbaşkanı” ifadelerinde anlamını bulan arayışların niteliği, ülkede bir “kriz ortamının” tırmandırılan retoriği olarak biçimlendi. Aday belirlemede, toplumsal duyarlılıklar yerine, partiye bağlı radikal duyarlılıklar öne çıkınca, ortam büsbütün gerilmiş oldu.
Bütün bu gelişmeler sonucunda, Genel Kurmay Başkanlığının “web sitesinde” ve “gece yarısı” bir açıklama yayınlama ihtiyacı hissetmesini, demokratik süreçlerin doğal sayılamayacak bir gelişmesi olarak değerlendiriyoruz. Yayınlanan Genel Kurmay Başkanlığı açıklamasının içeriği kadar anlamlı olan yöntem ve zamanının, bildiriyi “özel” kıldığını ve dikkate alınması gerekliliğini işaret etmek istiyoruz.
Ülkemizde 3 kez yaşanmış olan müdahalelerin tümünde, doğrudan olumsuz etkilenmiş bir hukuk kurumu olarak, yeni bir müdahalenin yaşanmaması yönünde verilecek mücadelenin “objektif ölçütlerle” ve “ortak akılla”, hukuk temelinde yapılabileceği inancını taşıyoruz.
İçinde bulunduğumuz “krizin” aşılmasının tek yolu “erken seçim”dir. Esasen 6 ay sonra, zamanında yapılmış olacak bir seçimin erkene alınması yolunda ivedi olarak Parlamentonun “ortak karar” oluşturması, demokrasimizin yaşatılabilmesi için “olağanüstü” bir öncelik taşımaktadır.
Anayasa Mahkemesi tarafından verilecek karar hangi yönde olursa olsun, erken seçim kararı, mutlaka Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılmasının ertelenmesi suretiyle gerçekleştirilmelidir.
Bu bağlamda, özellikle de seçim sisteminde “temsilde adalet” sağlanamamasına yönelik sakıncaların yasadan tümüyle arındırılması ve bu yolla seçime gidilirken halkın iradesinin parlamentoya yansıtılması olağanüstü önemlidir.
Cumhuriyet ve Demokrasi, ulusumuzun vazgeçemeyeceği iki temel değerdir. İktidar için görev, bunlardan birisini tercih etmiş görünerek diğeri ile inatlaşmak yerine, her iki değere de aynı ölçüde sahip çıkmaktır. Ülke ancak bu suretle aydınlık geleceğe taşınabilecektir. Tandoğan ve Çağlayan bu gerçeğin anlatılmasında çok özel bir gösterge niteliği taşımıştır. Halkın Cumhuriyetine sahip çıkarken demokratik tavır sergilemiş olmasını mutlaka doğru okumak gereklidir.
İstanbul Barosu olarak bu uyarıyı, demokrasi anlayışımızın gereği olmak üzere, tarihe not düşmek açısından yapmayı zorunlu bir ödev sayıyoruz.
İSTANBUL BAROSU


