İstanbul Barosu Türban Konusunda Rejim Bunalımı Tehlikesine Dikkat Çekti
İstanbul Barosu Başkanı Av. Kazım Kolcuoğlu, 2 Şubat Cumartesi günü saat 11.30’da Baro Merkezinde düzenlediği basın toplantısında türban tartışmalarının toplumu giderek gerdiğini, siyasilerin ısrarı sonucu rejimin bunalıma sürüklenmesinden kuşku duyduklarını bildirdi.

İstanbul Barosu Başkanı Av. Kazım Kolcuoğlu, 2 Şubat Cumartesi günü saat 11.30’da Baro Merkezinde düzenlediği basın toplantısında türban tartışmalarının toplumu giderek gerdiğini, siyasilerin ısrarı sonucu rejimin bunalıma sürüklenmesinden kuşku duyduklarını bildirdi.
Yönetim Kurulu Üyelerinin de hazır bulunduğu toplantıda Kolcuoğlu, basın açıklamasında şu önemli uyarıları yaptı:
“Bu değişiklikler yürürlüğe girerse, dinsel esaslar ile kamu yönetimine ilişkin esaslar içiçe geçecek, toplumda derin bir ayrımcılığın temeli atılmış olacaktır.
Bu değişiklikler yürürlüğe girerse, sadece Üniversiteler açısından başlayan bir ayrımcılık değil, belki orada başlayan ve kısa sürede bütün toplumu saran bir farklılaşmanın anayasal temelleri atılmış olacaktır.
Bu değişiklikler yürürlüğe girerse, dinsel kuralların uygulamaya konulmuş olması, üniversitelerin bilim özerkliğine gölge düşürecektir.
Bu değişiklikler yürürlüğe girerse, giderek yargıyı da etkileyecek yeni bir aşamaya gelinmiş olacak, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı derinden etkilenecektir.
Ve bu değişiklikler yürürlüğe girerse, artık şeriatın kestiği parmak acıyacaktır”.
İstanbul Barosu Başkanı Av. Kazım Kolcuoğlu’nun yaptığı basın açıklaması şöyle:
“Değerli Basın Mensupları;
İstanbul Barosu, 130 yıllık tarihi geçmişi ifade eden bir büyük birikimi temsil etmektedir. Geride bıraktığımız 130 yıllık hukuk tarihimizin bize yüklediği sorumluluk içinde üzülerek tespit etmekteyiz ki, ülkemiz çok ciddi bir dönemecin eşiğindedir.
Sayın Başbakanın, “Medeniyetler İttifakı” için gittiği Madrid’de yeniden başlattığı türban yaklaşımı, bir Anayasa değişikliği ile somutlaşınca, en kritik zamanlarda yaptığımız “erken uyarı” görevini bir kez daha yapma zorunluluğunu duyuyoruz.
Bizi bu uyarıyı yapmaya sevk eden temel yaklaşım, amaçlanan Anayasa değişikliğinin gerçekleşmesi ile birlikte başlayacak yeni sürecin, bir “rejim bunalımı” doğuracağı kuşkusudur. Gerçekten de bu değişiklik yürürlüğe girerse, sorun türbanlı gençlerin Üniversitede öğrenim görmeleri ile sınırlı kalmayacaktır. Eğer bir dinsel gereklilik olarak örtünmeden söze edilmekte ve buna “saygı duymanın” gereği olarak bir özgürlükler alanı açılmakta ise, çalışma hakkının kısıtlanması nasıl izah edilecektir? Türban “buluğ çağındaki” kadın için bir dinsel zorunluluk ise, lise düzeyine kadar inmesi nasıl engellenecektir?
Buradaki temel sorun, dinsel argümanların hukuksal düzlemde kullanımının mümkün olup olamayacağıdır. Toplumumuzda engin bir saygınlık beslenen ve tartışılmaz kurallarıyla her zaman özel yaşamda inanç dünyamızı biçimlendiren din olgusunun, şimdi tümüyle tartışma gerektiren ve tartışıldıkça güçlenen demokrasi ve hukuk alanına referans yapılması, laikliğe açıkça aykırıdır.
Daha dikkat çekici olan tarafı ise, Sayın Başbakan’ın Madrid’de ifade ettiği yaklaşımdır. “Velev ki siyasi simge olsun, simgelere, sembollere yasak getirebilir misiniz? “ biçiminde beliren mantık, önümüzde duran anayasa değişikliğine ayrı bir anlam katmaktadır. Sayın Başbakan’ın bu yaklaşımına göre şimdi, bir siyasal simgeye anayasal ayrıcalık da tanınmış olmaktadır. Bu bakımdan sorun, laiklik eksenindeki olumsuz konumunu, demokratik düzlemde de sürdürmüş olacaktır.
Bu değişikliklerin bir rejim bunalımına dönüşmesi tehlikesine işaret ediyoruz. Çünkü bu konu, yıllardan bu yana somut bir siyasal proje olarak algılanıp, zaman ve zemini özel olarak biçimlendirilerek gündeme getirilmiştir. Sorunun Üniversitelerdeki öğrenim özgürlüğü olarak ifade edilen boyutu, buzdağının görünen kısmıdır. Yıllardır, siyasi sömürünün uzantısı olarak yapılan eylemler, bir simgenin kamu yönetiminde ayrıcalık talebi olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim bazı Milletvekilleri ve Belediye Başkanları tarafından sergilenen tavır, asıl niyetlerin açığa çıkmasında önemli bir kilometre taşı olmuştur.
Değerli Basın Mensupları;
Türban konusunda Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve AİHM tarafından verilen kararlar konusunda, toplumumuzun geniş kesimlerinde ve o arada hukuk kamuoyunda yapılan tartışmaları ilgi ile izlemekteyiz.
Anayasa Mahkemesi tarafından türbanla ilgili verilen kararlar, Anayasanın Başlangıç Bölümü ile Cumhuriyetin Nitelikleri Başlıklı 2. , Kanun Önünde Eşitlik Başlıklı 10. , Din ve Vicdan Hürriyeti Başlıklı 24. ve İnkılâp Kanunlarının Korunması Başlıklı 174. maddelerine dayanmakta idi. Şimdi, 10 ve 42. maddeler ile YÖK Yasasının Geçici 17. maddesinde amaçlanan değişiklikler yapılsa bile, diğer maddelere ilişkin aykırılıklar açıkça yaşamaya devam edecektir.
Anayasanın 10 ve 42. maddelerinde yapılacak değişikliğin anayasal ve hukuksal uygunluğu sağlamaya yetmeyeceği, Mahkemenin bu kararları itibariyle çok açık bir hukuki realite iken, buna rağmen esastan denetim yetkisinin olmadığı yolundaki kanaatler, açık bir aykırılığa göz yumulmasını talep etmekten başka bir anlam taşımaz. Gerek değişikliği yapanlar ve gerekse bu değişikliklere omuz verenler, öncelikle yaptıklarının hukuksal temeli ile meşgul olmalıdırlar. Oysa öneri sahipleri bugün, böyle bir temelin bulunmadığını bilmelerinden kaynaklanan mahcubiyetle, Anayasa Mahkemesinin denetim esaslarını tartışmaktadırlar. Bu yaklaşımı asla doğru bulmuyoruz. Bu tartışmada siyasetçileri anlamaya çalışsak bile, hukukçuları anlamakta güçlük çekiyoruz.
Buradaki temel tartışma konusu, şekli denetimin esasları ile ilgilidir. Anayasa’nın 4. maddesi gereğince değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen maddelerinden birisinin “içinin boşaltılması” anlamını taşıyan başka maddelerdeki değişikliğin, şekli denetim unsuru olarak kabul edilmemesi hukuki bir yorum tarzı değildir. Hele bu değişiklik, anayasanın çatısını oluşturan demokratik düzenin olmazsa olmazı konumunda bulunan laiklik çerçevesinde yapılmakta ise, Anayasa Mahkemesi denetimi, bir koşul değil, görevdir. Kaldı ki, değişiklik önerisinin aynı zamanda YÖK Yasasının geçici 17. maddesini de içermekte oluşu, Mahkemeye esastan denetim olanağını verecektir.
Dolayısıyla, bugün görüşülmesine başlanan Anayasa değişikliklerinin, söz konusu Mahkeme kararlarını etkisiz hale getirme çabası içermekte olduğunu tespit etmek güç değildir. Bu sonuç, hukukun üstünlüğü ve demokrasi anlayışı ile bağdaştırılamaz.
Kamuoyunda AİHM Kararı açısından yapılan hukuki değerlendirmeler de sağlıklı değildir. Mahkeme kararının, getirilen sınırlamaları kabul etmiş olduğu ve nitelikleri itibariyle sözleşmeye aykırı bulmadığı ifade edilmekte ve bu yaklaşımın bir sonucu olarak, serbesti olursa, onun da sözleşmeye aykırılık oluşturmayacağı yönünde karar verileceği iddia edilmektedir. Bu yaklaşımın hukuki içeriği son derece kuşkuludur. Çünkü AİHM Kararı, özellikle de Anayasa Mahkemesi kararlarına yaptığı atıflarda, laiklik noktasındaki Anayasa Mahkemesi yaklaşımını açıkça benimsediğini belirtmektedir. “Gerekçe” itibariyle son derece güçlü olan kararın, değişebileceği beklentisi olmamalıdır.
Kaldı ki, değişiklikle getirilen uygulamanın türbansızlar açısından doğuracağı sonuçlar ve bu noktadaki “mahalle baskısı” AİHM’nin asıl ilgi alanı içinde olacaktır. Öyle anlaşılmaktadır ki, Anayasa’nın 90. maddesi çerçevesinde AİHM kararı da, bu değişikliklerin istenilen sonuçları doğurmayacağını ortaya koyacaktır.
Bizim işaret etmeye çalıştığımız ise, asıl bundan sonra başlayacak olan sürecin ifade ettiği rejim bunalımı kuşkusudur. Bu süreçte demokrasi ve laiklik ilkesi çok ciddi bir yara almış olacaktır.
Bu değişiklikler yürürlüğe girerse, dinsel esaslar ile kamu yönetimine ilişkin esaslar içiçe geçecek, toplumda derin bir ayrımcılığın temeli atılmış olacaktır.
Bu değişiklikler yürürlüğe girerse, sadece Üniversiteler açısından başlayan bir ayrımcılık değil, belki orada başlayan ve kısa sürede bütün toplumu saran bir farklılaşmanın anayasal temelleri atılmış olacaktır.
Bu değişiklikler yürürlüğe girerse, dinsel kuralların uygulamaya konulmuş olması, üniversitelerin bilim özerkliğine gölge düşürecektir.
Bu değişiklikler yürürlüğe girerse, giderek yargıyı da etkileyecek yeni bir aşamaya gelinmiş olacak, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı derinden etkilenecektir.
Ve bu değişiklikler yürürlüğe girerse, artık şeriatın kestiği parmak acıyacaktır.
Basın açıklamasından sonra Başkan Kolcuoğlu, gazetecilerin sorularını yanıtladı. Kolcuoğlu, bir gazetecinin sorusu üzerine şunları söyledi: “Bugün hukuk fakültelerine türbanıyla giren bir öğrenci hukukçu olduğunda da bu ayrıcalığını korumak isteyecektir. Biz giydiğimiz cüppelerimizle tarafsız ve bağımsız hukuku temsil ediyoruz. Başında türbanı olan bir hâkimin türbansız avukatla karşılaştığında tarafsız olmasını beklemek mümkün değildir. Bu yargının tarafsızlığını ortadan kaldıracak bir gelişmedir.”


