İstanbul Barosu İki Hasta Tutuklu İçin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına Başvurdu
İstanbul Barosu Başkanı Av. Muammer Aydın, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği yazıda, haklarında soruşturma yapılan tutuklu şüphelilerden Levent Ersöz ve Arif Doğan’ın hastane raporlarına göre sağlık durumlarının yaşamlarını ağır tehdit altına bulundurduğunun

İstanbul Barosu Başkanı Av. Muammer Aydın, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği yazıda, haklarında soruşturma yapılan tutuklu şüphelilerden Levent Ersöz ve Arif Doğan’ın hastane raporlarına göre sağlık durumları ve yaşamlarının ağır tehdit altında bulunduğunun anlaşıldığı, bu nedenle de ağır hasta şüphelilerin tutukluluk durumlarının yeniden değerlendirilmesi gerektiği bildirildi.
Yazıda şöyle denildi:
Başsavcılığınızca yürütülmekte olan 2008/1756 no'lu soruşturmada, şüphelilerden tutuklu Levent ERSÖZ müdafii Av. Ali Rıza DİZDAR'ın Başkanlığımıza vermiş olduğu 24.01.2009 ve 30.01.2009 tarihli dilekçelerinde, müvekkilinin prostat kanseri ve kalp rahatsızlığının olduğunu, cezaevinden Koşuyolu Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırmaları Hastanesine sevk edildiğini, yoğun bakımda bekletildiğini, cerrahi müdahale yapılmadığını, görevi gereği birçok örgütün hedefinde bulunduğunu, tedavisinin yapılması ve güvenliğinin sağlanması için GATA'ya sevkinin yapılmasının istenildiği belirtilerek Başkanlığımızın da ilgi ve yardımları talep edilmiştir.
Yine aynı dosyadan tutuklu Arif DOĞAN ile ilgili olarak Fethiye DOĞAN'ın Başsavcılığınıza başvurduğu, başvuru dilekçesinde; Arif DOĞAN'ın 1995 yılında kalp krizi geçirdiğini, ikili koroner by-pass ameliyatı olduğunu, iki damarına stent takıldığını, koroner arter hastalığının en yüksek seviyede olduğunu, kalp kasılma oranının düştüğünü, hastalığın hayati tehlike doğuracak sonuçlara ulaştığını, diyabet hastası olduğunu, günde 120 ünite insülin alması gerektiği, sağ ayağını kaybetmek üzere olduğunu, panik atak rahatsızlığının bulunduğunu, ağzındaki protezlerden birçoğunun kırıldığını, tedavi gördüğü hastanede diş ünitesi bulunmadığından diş etlerinin iltihaplandığını, bu nedenle yemek yemekte güçlük çektiğini, ruhsal çöküntü içerisinde bulunduğunu belirtmiştir.
Çağdaş Ceza Muhakemesi Kanunları, her şeye rağmen delil elde etmeyi değil, anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan temel hak ve hürriyetlere saygı çerçevesinde ceza yargılamasını sürdürmeyi hedeflemektedir.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun genel gerekçesinde; "... Çağdaş hukukta ve ceza muhakemeleri usulü hukukuna egemen olan temel strateji, sosyal düzenin korunması ile bireyin temel hak ve özgürlüklerine saygı arasında denge kurulması suretiyle gerçeği ortaya çıkarmak ve adil yargılama ilkesine uyarak adil yaptırımlara hükmedip uygulamaktır" denilmiştir.
Bu düşünce, sanıktan delile gidilemeyeceği, ancak ve varsa delilden sanığa gidileceği kuralı ile pekişmiştir.
TBMM Adalet Komisyonunun Raporunda da “... Komisyonumuz. 21 inci yüzyılın sembolü haline gelen insan haklarını ve temel hak ve özgürlükler ile Ceza Muhakemesi Hukukunun evrensel ilkelerini çalışmaları sırasında daima göz önünde bulundurmuştur... Ceza Muhakemesi Hukukunun ve bunun ifadesini oluşturan ana kanunun temel amacı, "insan haklan ihlallerine yol açmadan gerçeğe ulaşmaktır"... Komisyonumuz, başta hukuk devleti ilkesi olmak üzere. Ceza Muhakemesi Hukukunun evrensel ilkelerini çalışmaları sırasında daima göz önünde bulundurmuştur... 1982 Anayasasının 2nci maddesinde Türkiye'nin bir hukuk devleti olduğu yazılıdır. İnsan hakları ile ilgili bütün ilkelerin kaynağı durumunda bulunan Hukuk devleti ilkesine göre, yasama, yürütme ve yargı gücünü yani egemenlik adı verilen muazzam gücü Millet adına kullanan Anayasal organlar bu gücü sadece hukukun genel ilkeleri, Anayasa ve kanunlar çerçevesinde insan haysiyetini korumak, insan hakları ile temel hak ve hürriyetleri gerçekleştirmek, adaleti ve hukuk güvenliğini sağlamak amacıyla kullanabilirler. Bu onların meşruluğunun temelini teşkil eder. Anayasa Mahkemesi de hukuk devleti kavramını bu şekilde anlamaktadır. Görüldüğü gibi hukuk devleti üç sütun üzerine inşa edilmiştir. Bunlar: İnsan haklarının gerçekleştirilmesi, adaletin sağlanması ve güvenliğin temin edilmesidir... Son yıllarda en totaliter ülkeler dahi, insan haklarına kayıtsız kalamamakta: bunlara kanunlarında hatta anayasalarında yer vermek durumunda kalmakta: fakat söz konusu hakları uygulamada gereği gibi veya hiç kullandırmamaktadırlar. Bu nedenle hukuk devletinin ölçüsü insan haklarına sadece mevzuatta yer vermek değil, bunları uygulamada gerçekleştirmektir. Bir devlet, insan haklarını uygulamada gerçekleştirdiği oranda hukuk devletidir. Komisyonumuz, Ceza Muhakemesi Kanununu hazırlarken bu temel düşünceyi daima göz önünde bulundurmuştur... Hukuk devletinin bir başka yönü, eylem ve işlemlerinde ölçülü (oranlı) davranan devlet olmasıdır. Oranlılık ilkesi, hukuk devletine hâkim olan aşırılık yasağının bir bölümünü oluşturur. Bu ilkeye göre. Ceza Muhakemesi Hukuku işleminin yapılması ile sağlanması beklenen yarar ve verilmesi ihtimal dâhilinde bulunan zarar arasında makul bir oranın (ölçünün) bulunmasını, oransızlık durumunda işlemin yapılmamasını ifade eden ilkeye oranlılık (ölçülülük) ilkesi denir...”
Anayasamızın 17. maddesinde herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu, 56. maddesi ile de devletin; herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlama yükümlülüğü olduğu belirtilmiştir.
İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin 5. maddesinde herkesin kişi güvenliği hakkı olduğu düzenlenmiştir.
Ceza Muhakemesi Hukukunun temel ilkelerinden birisi, insan haklarına saygıdır. Bu kavram içerisinde şüphelilerin sağlık ve yaşama hakkı da bulunur. Kanun gereği hürriyeti kısıtlanan kişilerin güvenlik ve sağlığının birincil koruyucusu devlettir. Adalet Komisyonunun Ceza Muhakemesi Kanunumuzun genel gerekçesinde belirttiği gibi hukuk devletinin ölçüsü, insan haklarına sadece mevzuatta yer vermek değil, bunları uygulamada da gerçekleştirmektir. Bir devlet, insan haklarını uygulamada gerçekleştirdiği oranda hukuk devletidir.
Her iki şüphelinin vekili ve yakınının Baromuza başvurması üzerine durumun Sayın Başsavcılığınıza duyurulması zorunluluğu doğmuştur.
Zira 1136 sayılı Avukatlık Yasası'nın 4667 sayılı yasa ile değişik 76. maddesinde; Baroların; hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumakla görevli olduğu, yine Avukatlık Yasasının Yönetim Kurulunun görevlerini saydığı 95. maddesinin 21. bendinde de Yönetim Kurulunun hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve daha da önemlisi bu kavramlara işlerlik kazandırmakla görevli olduğu belirtilmiştir.
Şüphelilerden Arif DOĞAN ile ilgili, Koşuyolu Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimliğinin 12.11.2008 tarihli Sağlık Kurulu raporunda; koroner arter hastalığı, Tip II diabetes mellitüs, diyabetik nöropati, hipertansiyon, konjestif kalp yetmezliği, panik bozukluk tanısı konulmuş bulunmasına ve açıkça hastanın hastalığının özelliği nedeniyle hapishane şartlarında hayatını idame ettirmesinin mümkün olmadığı kararı verilmesine rağmen, söz konusunun sağlık ve yaşam hakkı olması, tutukluluk halinin bir tedbir olması, tutukluluğun alternatifi koruma tedbirlerinin yasada bulunması, asıl olanın yaşam hakkına saygı çerçevesinde ceza yargılamasının yapılması ilkesi olması, Sağlık Bakanlığına bağlı bir hastanenin raporu görmezden gelinerek derhal müdahalede bulunulması gerekmekte iken, herhangi bir tutuklu ile ilgili tutuklamaya itiraz inceleniyormuş gibi karar verilmesi, telafisi güç ve imkânsız zararlar doğmasına neden olabilecektir. Bu nedenle şüpheli yakınları ve vekilinin tahliye talepleri bu bağlamda yeniden değerlendirilmelidir.
Yine diğer şüpheli Levent ERSÖZ ile ilgili koroner anjiyografi raporunun bulunduğu, koroner arter hastalığı ve prostat kanseri teşhisleri bulunması ve şüphelinin görevi icabı birçok örgütün hedefi olduğunun belirtilmesi nedeni ile sağlık ve güvenlik hakkı çerçevesinde derhal Gülhane Askeri Tıp Akademisi'ne (GATA) sevki talebinin yeniden değerlendirilmesini talep ederiz.
Saygılarımla.
Av. Muammer AYDIN
İstanbul Barosu Başkanı


