İstanbul Barosu Basın Bildirisi
Yargıtay Başsavcısı tarafından Adalet ve Kalkınma Partisinin temelli kapatılması istemi ile açılan dava nedeniyle yapılan yorum ve değerlendirmelerin büyük çoğunluğu, hukuksal temellerden yoksundur. Bu nedenle yapılan pek çok açıklamayı, bir hukuk kurumu olarak kaygı ile izlemekteyiz.

Yargıtay Başsavcısı tarafından Adalet ve Kalkınma Partisinin temelli kapatılması istemi ile açılan dava nedeniyle yapılan yorum ve değerlendirmelerin büyük çoğunluğu, hukuksal temellerden yoksundur. Bu nedenle yapılan pek çok açıklamayı, bir hukuk kurumu olarak kaygı ile izlemekteyiz.
İktidar Partisinin kapatılmasının istenemeyeceği, bunun halkın iradesini hiçe saymak anlamına geldiği, kapatılma isteminin ekonomik istikrarı bozacağı gibi “hukukun ilgi alanına girmeyen” bir dizi değerlendirme yapılmaktadır. Bununla da yetinmeyen kimi çevreler, durumu “garabet“ olarak nitelendirmekte, “ölüme dair” örneklemeler yapmakta, ayetlerden yanıt oluşturmaktadır.
Bütün bu eylem ve söylemler, açılan bir dava ile ilgili olarak yapılacak değerlendirmeleri kısıtlayan yasal düzenlemelere karşın yapılabilmekte ve sorumluları kendilerini bu yasal düzenlemeden ayrık görmektedir.
Öncelikle bu çevreler ve o arada tüm halkımız bilmelidir ki, siyasal partilerin kapatılmasını istemek önce hukukçular için bir amaç olamaz. Hukuk devletinin oluşmasını mesleki bir insiyakla ve içselleştirerek talep eden hukukçuların böyle bir özlem içinde bulunmaları asla düşünülemez.
Demokratik rejimlerin vazgeçilmez unsurları olan siyasal partileri, vazgeçilmez kılan en temel öge, rejimin işlerliğinin sağlanmasındaki işlevleridir. Siyasal Partiler, demokrasinin işlerliğinin sağlanmasında yükümlendikleri işlevleri yerine getirdikleri sürece, hiçbir müdahale ile karşılaşmayacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki, demokratik rejimin bir başka koşulu, hukukun üstünlüğü ilkesini de sahiplenmiş olmasıdır. Hukukun üstünlüğü anlayışının egemen kılınmadığı bir düzlemde demokratik rejimden bahsedilmesine olanak yoktur.
Siyasal Partiler için, bu anlayışları somutlayan olgu, Anayasa tarafından belirlenen siyasal zemindir. Anayasanın oluşturduğu siyasal zeminin yine Anayasa içinde kalarak değiştirilmesini de olası kılan demokratik rejim, bu niteliği itibariyle “ideal” kabul edilmektedir.
Açık deyişle, siyasal partiler, hukukun üstünlüğüne olan inançla demokratik rejim içinde onun işlevselliğini sağlayan kurumlar konumunda olmalıdır.
Öyle olamayanlar, siyasal iktidar da olsalar Avusturya örneğinde olduğu gibi, müdahale ile karşılaşabilirler. Bu müdahale anayasal sınırlar içinde ve salt hukuk müdahalesi olursa, başka müdahalelerin devreye girmesi engellenmiş olur.
Öyle olamayanlara karşı hukuk işlemezse veya işlerliği engellenirse, siyasal iktidarı halk oyuyla ele geçirenler Almanya örneğinde olduğu gibi, bir dünya savaşında milyonlarca insanı ölüme götüren bir süreci başlatabilir.
O nedenle, ülkemizde de geçmişte bu yönde alınan kararlarla ilgili olarak AİHM tarafından verilen kararlarla, bu yöndeki yaklaşımlar, evrensel hukukun genel kabulüne ulaşabilmiştir.
Bir hukuk kurumu olarak, Yargıtay C.Başsavcısı tarafından açılan davanın içeriği ile ilgili değerlendirme yapmayı, yasal hükümlere saygımız bağlamında doğru bulmuyoruz. İlgili ilgisiz herkesi de benzer yaklaşımlar göstermeye davet ediyoruz. Ancak hemen belirtmeliyiz ki, dava karşısındaki bakış açısı ne olursa olsun sorumlu davranış biçimi, hukuk ve demokrasiyi karşı karşıya getirmek değildir. Bu iki kavram birlikte mevcut olduğu sürece anlam ifade eder. Hukuktan koparılacak parçaların demokrasiye eklenmesi ile onun daha da güçleneceği gibi bir sanıya kapılmanın getireceği yanılgıların bedelleri, çok daha ağır olmuştur.
Bilinmelidir ki, savcılık bir iddia makamıdır ve görevinin doğal gereği olarak iddia öne sürer. Savcının, görevini yerine getirdiği için hedef haline getirilmesi, hukuk bilincinden yoksun toplumların tepkisidir.
Tek yaklaşımı hukuksal temelli olan bu iddiaların ne denli haklı olup olmadığının son karar mercii de mahkemelerdir. Hiç kuşku yok ki, yargılamanın en temel unsuru da savunmadır. Henüz, yargıyı oluşturan sav-savunma-karar üçlüsünden birisinin harekete geçmiş olmasından duyulan kaygıların hukuka özgülenerek, hukuku hedef alan değerlendirmelere girişilmesi, “geleceğimizin tümden karartılması” olarak nitelenecek bir vahim yanlışı doğuracaktır.
İstanbul Barosu olarak ilgili herkesi sağduyuya davet ediyoruz.


