İsrail Ve İşbirlikçileri İnsanlığı Katletmeye Devam Ediyor, “Uygar”(!) Batı Seyrediyor

İsrail’in, ülkesine yönelik roket atışlarını bahane ederek Gazze’de Filistin halkına karşı önce hava bombardımanıyla başlayan, şu anda ise kara harekatına dönüşen hukuksuz, ölçüsüz ve orantısız saldırıları artarak devam etmektedir. ABD ve AB’ nin koşulsuz desteğini arkasına alan İsrail’in şiddetli saldırılarında aralarında kadın ve çocukların bulunduğu çok sayıda sivil yaşamını yitirmiştir. Her geçen gün şiddetini artıran saldırılarda sivil can kayıpları artarak devam etmektedir.
Olayın birkaç boyutu bulunmaktadır:
Birincisi, İsrail askeri güçlerinin fiili, açık bir biçimde insanlığa karşı suç ve savaş suçunu oluşturmaktadır. Gerçekten hiçbir orantı içermeyen, doğrudan sivil halkı hedef alan, ölüm ve yaralanmalara yol açan saldırılar, dört sözleşme ve ekli protokollerden oluşup İnsancıl Hukukun kaynağını oluşturan 1949 Cenevre Sözleşmelerinin açık ihlali olduğu gibi, 17 Temmuz 1998 tarihinde Roma’da imzalanan ve 1 Temmuz 2002 tarihinde yürürlüğe giren Uluslararası Daimi Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 7. maddesinde düzenlenen insanlığa karşı suç ve aynı Statünün 8.maddesinde düzenlenen savaş suçu kapsamındadır.
Elbette her ülkenin teröre ve saldırılara karşı kendini koruma, meşru müdafaada bulunma hakkı mevcuttur. Ancak bilindiği üzere meşru müdafaa, saldırının kaynaklandığı kişi ya da kişilere karşı başvurulacak ve saldırı ile orantılı olması gereken hukuki bir yöntemdir. Oysa burada kabule göre dahi İsrail güçlerinin eylemleri, saldırı ile ilgisi olmayan masum sivil halka yönelmekle ve aşırı derecede orantısız olmakla meşru müdafaa kapsamında değerlendirilemez. Saldırganlarla sivil halkı ayırt etmeksizin girişilen topyekûn bir saldırı, imha, öldürme ve yaralama eylemleri açık bir biçimde insanlık suçu ve savaş suçunu oluşturmaktadır. Bu tür bir uygulama, yukarıda belirtildiği gibi öncelikle İnsancıl hukukun kaynağı kabul edilen 1949 Cenevre sözleşmelerine, özellikle Savaş Zamanında Sivillerin Korunmasına Dair IV sayılı sözleşmeye aykırıdır. Gerçekten 4 sözleşme ve ekli protokollerden oluşan bu sözleşmelerde, silahlı çatışma durumunda korunmaya mazhar kimselerin kasten öldürülmesi, askeri zaruretin haklı kılmadığı, hukuka aykırı ve keyfi olarak gerçekleştirilen yaygın yıkım yasaktır ve sözleşmelerin ihlalidir. Oysa Gazze’de bu boyutta ve sivillere yönelik öldürme, yaralama ve yıkım askeri gereklilik ile izah edilemez.
Aynı şekilde;
-Sivil nüfusa (1949 Cenevre Sözleşmelerine Ek 1 Protokolün 50.maddesi uyarınca silahlı kuvvetler mensubu olmayan herkesi kapsamaktadır) ya da çatışmalarda doğrudan yer almayan bireysel sivillere karşı kasten saldırı yöneltmek;
-Sivil, yani askeri olmayan hedeflere (Bulunduğu yer veya niteliği bakımından, askeri operasyonlara bir katkısı olmayan, yani ele geçirilmesi ya da yok edilmesi durumunda bile, savaşan tarafa herhangi bir askeri avantaj sağlamayan yapılar) karşı kasten saldırı yöneltmek,
- Elde edileceği umulan somut ve doğrudan genel askeri yarara oranla açıkça aşırılık oluşturacak biçimde, sivillere yönelik tesadüfi yaşam kaybına veya zarara veya sivil hedeflerde tahribata ya da doğal çevrede geniş çaplı, uzun vadeli ve ağır tahribata yol açacağı bilinen bir saldırıyı kasten başlatmak ,
- Savunmasız olan (direniş göstermeksizin işgale müsait olan) ve askeri hedef olmayan şehir, köy, yerleşim birimi veya binalara her ne surette olursa olsun saldırmak veya bunları bombalamak,
gibi bu harekatta gerçekleştirilen pek çok fiil, 1949 Cenevre Sözleşmelerinin açık ihlali olduğu gibi, Uluslararası Daimi Ceza Mahkemesi (Roma) Statüsü’nün 6.maddesine göre insanlık suçu, 8.maddesine göre de savaş suçunu oluşturmaktadır. Üstelik Cenevre Sözleşmelerinin insancıl hukukun asgari müştereklerini ve sert çekirdeğini oluşturan ortak 3.maddesi bu kuralların sadece uluslararası nitelikteki çatışmalarda değil, niteliği ne olursa olsun her türlü çatışmada geçerli olacağını öngörmekte, Roma Statüsü de bunu bu şekilde kabul etmektedir.
Bu hukuki ve insani gerçekleri bir yana bırakarak, kendini koruma bahanesini ileri sürmek, bu suçlara ve insanlık dışı uygulamalara destek vermek anlamına gelmektedir. İnsancıl hukuk ihlal edilmekte, insanlık katledilmektedir.
Öte yandan sözde “uygar” dünya, özellikle batı her zamanki gibi bu suçlara, katliam ve insanlık dışı uygulamalara cılız ve utangaç birkaç ifade dışında sessiz kalmakla tüm bu suçlara ortak olmaktadır. Esasen bu vahşi saldırı küresel emperyalizmin planlı, sistematik bir uygulamasıdır. Gerçekten görünürde harekat İsrail tarafından gerçekleştirilse de onun gizli ya da açık destekçileri ve yandaşlarının dahil olduğu büyük bir ittifak söz konusudur. Başını ABD emperyalizminin çektiği bu yapının içinde Ortadoğu’nun taşeron bazı Müslüman ülkeleri olduğu gibi, insan hakları alanında mangalda kül bırakmayan, akıl hocalığına soyunan AB ülkeleri de yer almakta, bu suçlara ortak olmaktadırlar. Srebrenica, Hocalı gibi pek çok katliama, soykırıma, insanlık suçuna, pek çok savaş suçuna seyirci kalan batı, “uygar” dünya bir kez daha sınıfta kalmıştır.
Nihayet ülkemizde de siyasi iktidar, hiçbir işe yaramayan, kurgulu sözde “sert” ve hamasetten öte geçmeyen göstermelik tepkileri ile akan kanı ve insanlık dışı vahşeti ve acıyı siyasi ranta çevirme, oya tahvil etme peşindedir. Gerçekten bunu anlamak için kurgulu ve teatral “one minute” şovlarından sonra İsrail ile olan askeri ve ekonomik ilişkilere, ihalelere, alınan ödüllere, Kürecik üssünün ve diğer üslerin işlevlerine, bakmak yeterlidir. Nitekim iç kamuoyuna yönelik içi boş söylemler dışında siyasi iktidarın İsrail’e yönelik tek bir somut siyasi, ekonomik ve diplomatik adım atmadığı açıktır. Aksine siyasi iktidarın, Ortadoğu’da İsrail’in konumunu güçlendirecek şekilde, Müslüman ülkelerde çıkarılan iç karışıklıkları desteklediği görülmektedir. Üstelik siyasi iktidarın, İsrail’e destek verdiği yönünde çok ciddi iddialar mevcuttur ve bu konularda doyurucu bir açıklama da yapılmış değildir. Bu hususta özellikle her konuda çok “önemli” açıklamalar yapan hükümet sözcüsünden twitter gibi etkili ve İsrail’i dehşete düşüren bir yol dışında da açıklama beklemekteyiz! Esasen emperyalizmin Ortadogu’da senaryosunu yazdığı ve halkları birbirine kırdırma politikasında yer alanların, emperyalizmin taşeronluğunu yapanların, küresel efendilerin buyruğundan çıkamayanların bu tür boş sözler dışında bir şey yapması da beklenemez.
Bu suçlara ortak olan, doğrudan ya da dolaylı olarak destekleyenleri tarih utanç sayfalarına mutlaka kaydedecek ve affetmeyecektir. İnsanlık bunun hesabını bir gün mutlaka soracaktır.
İstanbul Barosu bu hukuksuz ve suç oluşturan uygulamaları, bunun faillerini, destekçilerini şiddetle ve lanetle kınamaktadır. İsrail’in hukuk ve insanlık dışı saldırıları ve orantısız şiddetine karşı sessiz kalınmaması ve gerekli girişimde bulunulması için baromuzca İsrail Barosu’ na bir mektup gönderilmiştir.
İstanbul Barosu, İnsancıl Hukuk, İnsanlık ve küresel vicdan adına sürecin takipçisi olmaya devam edecektir.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI


