İstanbul Barosu LogoİSTANBUL BAROSU
“Herhalde dünyada bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.”M. Kemal ATATÜRK

İklim Krizi Karşısında 7552 Sayılı İklim Kanunu Paneli Sonuç Bildirisi

İklim Krizi Karşısında 7552 Sayılı İklim Kanunu Paneli Sonuç Bildirisi

18 EYLÜL 2025

 İSTANBUL BAROSU KONFERANS SALONU

İSTANBUL BAROSU ÇEVRE, KENT VE İMAR HUKUKU KOMİSYONU

9 Temmuz 2025 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7552 sayılı İklim Kanunu’nun çeşitli disiplinlerin perspektifiyle ele alınarak tartışılması amacıyla 18 Eylül 2025 tarihinde, İstanbul Barosu Konferans Salonunda “İklim Krizi Karşısında 7552 Sayılı İklim Kanunu” başlıklı Panel düzenlenmiştir. Panelde İstanbul Barosu Çevre Kent ve İmar Hukuku Komisyonu Yürütme Kurulu Üyesi Av. Dr. Sinem ŞİRİN IŞIK moderatör olarak görev almıştır. Panelin sunuş konuşması İstanbul Barosu Çevre, Kent ve İmar Hukuku Komisyonu Sekreteri Av. Görkem OVA tarafından, açılış konuşması ise İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Rukiye Leyla SÜREN tarafından gerçekleştirilmiştir.

Panelin açılış konuşmasını gerçekleştiren İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Rukiye Leyla SÜREN konuşmalarında; iklim krizinin son on yıllık süreçte belirgin hale geldiğini, Karadeniz, Ege ve İç Anadolu Bölgelerinde orman yangınlarına yol açarak  çevre hakkı bağlamında yıkıcı etkiler yarattığını, hukukçuların ve baroların İklim Kanunu gibi düzenlemelerin yasa yapım süreçlerinde görüşlerinin yeterince dikkate alınmadığını, genellikle göstermelik davetler aldıklarını yahut hiç çağrılmadıklarını, avukatların ve baroların açılan davalara ve engellemelere rağmen çevre hakkı için çalışmaya devam edeceğini, çevre hakkının yaşam hakkıyla bağlantılı olduğunu, bu konularda herkesin söz hakkının olduğunu ve bu hakkın kullanılması gerektiğini vurgulamış, orman yangınlarına müdahale ederken yaşamını yitiren orman emekçilerini, gönüllüleri ve çevresel mücadelede yer alan paydaşları saygıyla anarak etkinliğin önemine dikkat çekmiştir.

Panelin sunuş konuşmasını gerçekleştiren İstanbul Barosu Çevre, Kent ve İmar Hukuku Komisyonu Sekreteri Av. Görkem OVA; baroların ve savunmanın zor zamanlardan geçtiğini, yurdumuzun dereleri, ormanları, yaylaları, meraları, gölleri ve zeytinlikleri gibi yaşam alanlarının tehlike altında olduğunu vurgulayarak konuşmasına başlamıştır. İstanbul Barosu Çevre, Kent ve İmar Hukuku Komisyonu Başkanı Av. Gülay ÇOLAK ÇALIŞKAN ile Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi, TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Koordinatörü Av. Kemal AYTAÇ’ın Panel günü itibarıyla zeytinliklerini savunan köylülere destek olmak amacıyla Akbelen’de bulunduğunu belirten Av. Görkem OVA, 24 Temmuz 2025’te yürürlüğe giren 7554 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’la, ülke varlıklarının maden ve enerji şirketlerinin talanına açıldığını, 16 Eylül 2025 tarihinde Akbelen’de zeytinliklerin söküldüğünü ve buna karşı çıkan İkizköylülerin gözaltına alındığını

CKhatırlatmıştır. Küresel iklim değişikliğinin ciddiyetini vurgulayan Av. Görkem OVA, mavi gezegenimizin tehlike altında olduğunu, su kaynaklarının azaldığını, sıcaklık ortalamasının arttığını, buzulların eridiğini belirtmiş, Panelin düzenleniş amacının farkındalık yaratmak, İklim Kanunu’nun içeriğini anlamak ve ideal bir yasal düzenlemenin nasıl olması gerektiğini tartışmak olduğunu ifade etmiştir.

Panelin I. Oturumunda;

-“Türkiye’de İklim Yasası ile İklim Krizi Önlenir mi? Doğru İklim Koruma Paradigmalarına İlişkin Hukuksal Değerlendirmeler” başlıklı sunumuyla İstanbul Gedik Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT,

-“İklim Yönetişiminden Risk Yönetimine Dönüşen Kamu Hukuku” başlıklı sunumuyla Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Ilgın ÖZKAYA ÖZLÜER,

-“İklim Krizi, Göç Hareketleri ve Adalet: Kanun Hangi Yaklaşımları Es Geçiyor?” başlıklı sunumuyla Bağımsız Araştırmacı Dr. Barış Can SEVER konuşmacı olarak yer almıştır.

Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT, sunumunun başlangıcında iklim krizinin yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların var olma hakkını da tehdit ettiğini; gezegenin yaşam hakkının, insanlığı var eden en kutsal haklardan biri olduğunu ifade etmiş ve kapitalist üretim tarzının, karbon temelli ekonomik modelin, aşırı tüketimin ve sera gazlarının vahşi bir şekilde doğaya salınmasının gezegeni can çekişmeye sürüklediğini belirtmiştir.

İklim değişikliğinin tarihçesi aktaran Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT iklim değişikliğinin Sanayi Devrimiyle başladığını, 18. ve 19. yüzyılların başlarındaki Londra ve Avrupa fotoğraflarına bakıldığında ciddi bir hava kirliliğinin görüldüğünü, 1950’lerden itibaren hava olaylarındaki değişikliklerin yavaş yavaş fark edildiğini, 1970’li yıllardan itibaren bir çevre sorunu olarak ortaya çıkmaya başladığını, 1972 tarihinde gerçekleşen Stockholm Konferansı ile çevresel sorunların küresel bir mesele olarak tanımlandığını ifade etmiştir. İki yüz yıllık kapitalist üretim sürecinin çevreyi kirlettiğini, 1997 tarihli Kyoto Protokolü’nün yetersiz kaldığını ve 2015’te imzalanan Paris İklim Anlaşması’nın bağlayıcılığının tartışmalı olduğunu belirten Prof. Dr. BOZKURT, Paris Anlaşması’nın kağıt üzerinde düzgün bir metin olmakla birlikte ülkeleri karbon salınımı veya sıcaklık artışı taahhütlerini yerine getirmeye zorlayacak mekanizmalardan yoksun olduğunu, bu nedenle yeni bir toplum sözleşmesi gibi evrensel bir iklim sözleşmesine gereksinim olduğunu ve bunun yoksul güney ülkelerinin zengin kuzey ülkeleri tarafından mağdur edilmesi sorununu çözmesi gerektiğini vurgulamıştır.

İklim yasalarına olan ihtiyacı, gezegenin yaşam hakkını koruma ve iklim krizine karşı sistematik mücadele gerekliliğiyle açıklayan Prof. Dr. BOZKURT; Bolivya ve Ekvador anayasalarında doğanın haklarının tanındığını belirtmiş, Avrupa Birliği’nin düzenlemelerini hatırlatarak onlarca ülkenin kendi iklim yasasını kabul ederek, ulusal seviyede, iklim mevzuatlarını oluşturduğunu aktarmıştır. Türkiye’de yangınlar, kuraklık, hortumlar, ani yağışlar ve gıda zincirindeki bozulmalar gibi olaylarla iklim krizinin etkilerinin belirginleştiğini, gezegenin adeta “havale geçirdiğini” dile getiren Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT; kapitalist üretim tarzının, karbon temelli ekonomik modelin ve aşırı tüketimin bu felaketlere yol açtığını, iklim yasalarının yalnızca çevreyi korumakla sınırlı kalmaması, adil geçiş ve gelecek kuşakların haklarını güvence altına alması gerektiğini vurgulamıştır.

Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT 7552 sayılı İklim Kanunu’nun iklim krizini çözmekten çok, krizi ekonomik fırsata çevirme riski taşıdığını belirtmiştir. Kanun’un temel sorunlarını ele alan Prof. Dr. BOZKURT, ‘Amaç ve Kapsam’a ilişkin sorunlar bağlamında Kanun’un “yeşil büyüme vizyonu”nu merkeze aldığını, ancak bunun ekonomik büyümeyi teşvik eden bir yaklaşıma dayandığını ve doğayı korumaktan ziyade “yeşil soslu bir büyüme” sunduğunu belirtmiştir. 2053 net sıfır emisyon hedefinin Kanun’da somut bir yol haritasına bağlı olmaksızın yer aldığını, karbon salınımının “sıfırlanmasının” yerine “azaltılmasının” hedeflendiğini ve bunun nasıl gerçekleşeceğinin belirsiz bırakıldığını vurgulayan Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT Kanun’un, gelir odaklı bir yaklaşımı benimsediğini, bu gelirlerin hangi amaçlara yönelik kullanılacağının ise bilinmediğini değerlendirmiştir.

Kanun’un uluslararası literatürden alınan kavramları (emisyon, net sıfır, adil geçiş, karbon kredisi, emisyon ticaret sistemi, gönüllü sera gazı emisyonları) Türk hukukuna entegre ettiğini, ancak bu kavramların uygulanabilirliğinin muğlak olduğunu dile getiren Prof. Dr. BOZKURT; İklim Değişikliği Başkanlığının belirsiz, denetim ve yaptırım yetkisi olmayan, Türk idare hukuku açısından zayıf temellere dayanan bir kurum olduğunu ifade etmiştir.

Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT yasanın karbon fiyatlandırması ve ETS (Emisyon Ticaret Sistemi) gibi mekanizmalarla doğayı kirletme hakkını ekonomik bir ürüne dönüştürdüğünü, bunun iklim krizinin pazarlanması anlamına geldiğini belirtmiştir. Bu yaklaşımın yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığını, zengin kuzey ülkelerinde de benzer şekilde iklim yasalarının pazar ekonomisi yaratma aracı olarak kullanıldığını ifade eden Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT, COP (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı) toplantılarında petrol ihraç eden ülkelerin gezegeni koruma misyonu üstlenmesinin trajikomik yönüne dikkat çekmiştir.

7552 sayılı İklim Kanunu’nun medeni hukuk, ticaret hukuku, iş hukuku, sigorta hukuku, ceza hukuku ve idare hukukuyla uyumsuz olduğunu belirten Prof. Dr. BOZKURT Japonya’da sıcaklık artışları nedeniyle çalışanları riske atan şirketlere idari cezalar uygulanırken, Türkiye’de İş Kanunu’nda bu konuda düzenleme olmadığını örnek vererek; iklim kaynaklı risklerin mücbir sebep olmaktan çıktığını, ancak mevcut mevzuatın bunu açıklamakta yetersiz kaldığını, ceza mevzuatında değişiklik ve zararların tazminine ilişkin düzenlemelerin öngörülmediğini vurgulamıştır.

Kanun’un adil geçiş ve kapsayıcılık bakımından eksikliğine değinen Prof. Dr. BOZKURT;  7552 sayılı Kanun’un kırılgan gruplar (kadınlar, çocuklar, engelliler), gelecek kuşaklar ve ekosistemin diğer canlı unsurları için koruma sağlamadığını, alternatif enerjiye geçiş için bir adil geçiş süreci tanımlamadığını ve sanayinin doğa dostu dönüşümüne yönelik düzenlemeler içermediğini ifade etmiştir.

Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT doğanın tüketilmesinin suç sayılması ve ekokırımın evrensel bir suç olarak tanımlanması gerektiğini, ancak Kanun’un bu konuda sessiz olduğunu; nehirler, göller ve gezegen için dava açılması gibi yaklaşımların Kanun’da yer almadığını belirtmiştir. Kanun’un altı yıllık sancılı bir süreçte hazırlandığını, sivil toplum örgütlerinin usûlen dahil edildiğini, ancak farklı dinamiklerin işletildiğini ifade eden Prof. Dr. BOZKURT, Kanun’u “prematüre” ve “erken doğum” olarak tanımlayarak soyut ifadeler ve jargonla dolu, altı doldurulmamış bir metin olduğunu vurgulamıştır. Yasa tekniği açısından sorunlu olduğunu, birtakım hususların gizlendiği izlenimi uyandırdığını belirten Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT 2028’e kadar geçiş süreci öngörülmesinin, yasanın uygulanabilirliğini ertelediğini ve esneklik yarattığını ifade etmiştir. Doğanın tahribatının ekokırım suçu olarak tanımlanması ve cezalandırılması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT; iklim aktivistlerinin bu yöndeki çabalarının değerli olduğunu ve Türkiye’nin de bu yönde adım atması gerektiğini vurgulamıştır.

Sunumunda doğru iklim paradigmalarını değerlendiren Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT; doğru iklim paradigmasının gezegenin üstün yararını merkeze alması gerektiğini, Paris Anlaşması’nın ötesine geçerek, bağlayıcı yaptırımlara sahip, yoksul güney ülkelerinin mağduriyetlerini gideren, kuzey-güney çatışmasını çözmeyi hedefleyen bir küresel iklim sözleşmesinin gerekliliğine dikkat çekmiştir. Bolivya ve Ekvador anayasalarına benzer şekilde, doğanın ve gezegenin haklarını merkeze alan bir “gezegen anayasası”nın ihtiyacını vurgulayan Prof. Dr. BOZKURT Gezegen Hakları Evrensel Beyannamesinin düzenlenmesi gerektiğini belirtmiştir.

7552 sayılı İklim Kanunu’nu “Adil Geçiş ve Kapsayıcılık” bakımından değerlendiren Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT, alternatif enerjiye geçişin iş gücü ve istihdam güvencesiyle desteklenmesi, kırılgan grupların ve gelecek kuşakların haklarının korunması gerektiğini belirterek ekosistemin tüm unsurlarının (canlı ve cansız varlıklar) korunması, bu kapsamda nehirler ve göller için dava açılması gibi yaklaşımların benimsenmesi gerektiğini ifade etmiştir. Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT, iklim yasalarının tüm hukuk dallarıyla uyumlu hale getirilmesi gerektiğini, ceza hukukunda ekokırım suçlarının tanımlanması, iş hukukunda iklim kaynaklı risklere karşı çalışanların korunması ve sigorta hukukunda yeni risk analizleri geliştirilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT gezegenin self-determinasyon (kendi kaderini tayin) hakkının tanınması, doğanın üstün yararının toplumsal yararla buluşturulması gerektiğini dile getirerek; Jules VERNE’nin “Aya Seyahat” romanından bahisle ütopik görünen hedeflerin uzun vadede gerçekleşebileceğini, Gezegen Hakları Evrensel Beyannamesi ve Gezegen Anayasasının yüz yıllık bir süreçte gerçeklik kazanabileceğini belirtmiş; iklim aktivistleri, çevreci hukukçular ve duyarlı yargıçların bu süreçteki kritik rolüne dikkat çekmiştir.

Prof. Dr. Kutluhan BOZKURT Türkiye’nin İklim Yasası’nın iklim krizine çözüm üretmekten çok, krizi ekonomik bir fırsata çevirme riski taşıdığını, kavram ve kurum belirsizlikleri, somut yol haritasının eksikliği, mevzuat uyumsuzluğu ve adil geçişin göz ardı edilmesiyle zayıf bir düzenleme olduğunu ifade etmiştir. Doğru bir iklim paradigmasının gezegenin yaşam hakkını merkeze alması, ekokırımı suç olarak tanımlaması, adil geçişi temin etmesi ve evrensel bir iklim sözleşmesiyle desteklenmesi gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. BOZKURT, gelecek kuşakların yaşam hakkının hepimizin ortak sorumluluğu olduğunu vurgulayarak sunumunu tamamlamıştır.

Dr. Öğr. Üyesi Ilgın ÖZKAYA ÖZLÜER;  sunumunun başlangıcında bir kanun metninin incelenmesinde başvurulabilecek yorum yöntemlerinin, inceleyen kişinin benimsediği metodolojiye ve seçtiği yorum yönteminin sonucuna uygun olarak toplumsal ve ekonomik çelişkileri kendi bakış açısına göre değerlendirme olanağı sunduğunu, bu nedenle bir kanun metninin incelenmesi söz konusu olduğunda farklı başlıklar altında farklı çözümlemelere ulaşmak mümkün olsa da esasında bir hukuk devletine yönelik herkesin ortak beklentisinin öngörülebilir, açık, katılımcı, demokratik, sosyal bir hukuk devleti düzeninde çelişkilerin pozitif hukuk içinde yasama eliyle dengelenebileceği bir düzen arayışı olduğu, bu bağlamda sunum kapsamında hukukun egemen sınıfın çıkarlarını yansıtan bir üst yapı kurumu olduğunun bilinciyle ve bundan yola çıkarak sınıflı toplumlarda taraf çıkarlarının dengelenmesi açısından devlet aygıtının en asgari biçimde insanlığın ortak geleceğini korumak gibi bir saikle hareket edip etmediğinin cevabını arayan, Kanun ile adalet arasındaki diyalektiği ve üretim ilişkilerini merkezine alan bir yaklaşımın benimseneceğini belirtmiştir.

7552 sayılı İklim Kanunu’nun; uluslararası piyasa rejiminin kurucu ilkelerini, idari araçlarını, kamusal yapısını yasal düzeyde inşa etmeyi amaçlayan bir düzenleme olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi ÖZKAYA ÖZLÜER; İklim Kanunu'nun idari ve teknik bağlamda neoliberal devletin üçüncü aşamasının (roll-out neoliberalism) rejim ilanı anlamına geldiğini,  bir “yapısal dönüşüm belgesi” olduğunu, bu yapısal dönüşüm belgesinin teknik ve regülasyon temelli bir risk yönetimi algısı içerdiğini, neoliberalizmin Türkiye'deki yeni bir aşamasını temsil ettiğini ve kamu yararı ile düzen anlayışında dönüşümü ortaya koyduğunu, yine Kanun’un enerji, maden ve inşaat gibi stratejik sektörler bazında şekillenen kalkınma paradigmasının, doğa ve emek üzerindeki baskıyı artırarak sermaye birikimini desteklediğini vurgulamıştır.

Jamie PECK’e atıfla neoliberalizmin her ülkede farklı biçimlerde tezahür ettiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Ilgın ÖZKAYA ÖZLÜER, neoliberal politikaların seyrinde 2000'li yıllarla birlikte bir kırılma yaşandığını, devletlerin kamu hizmetinin sahibi ve üreticisi olduğu rolden piyasayı kuran, piyasa aktörlerini dolaylı olarak ya da doğrudan belirleyen, piyasanın kurallarını ve işleyişini denetleyen, hatta bizzat piyasanın rolünü üstlenen, piyasa içinde bir aktör olarak hareket eden bir regülasyon faaliyeti devletine dönüştüğüne dikkat çekmiştir. Bu bağlamda 7552 sayılı İklim Kanunu’nun bir iklim piyasası ilan ettiğini, regülasyonun yalnızca teknik bir idare hukuku kavramı olmadığını, siyaset bilimi ve idare hukuku açısından devletin toplum üzerindeki yeni yönetim biçimlerini tanımlayan bir kamu yönetimi aracı olduğunu, regülasyonun aynı zamanda ekonomik alanın denetlenlemesi ve düzenlenmesi dışında siyasal alanı da denetleyip düzenlemek anlamına geldiğini; bu nedenle bir idare hukuku kavramı olan regülasyondan farklı bir “regülasyon” faaliyetinden söz edildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi ÖZKAYA ÖZLÜER; sosyal devlet ilkesinin çözülmesinin, sosyal haklar başta olmak üzere hak alanının daralmasına, merkezileşerek otoriterleşen devletin “risk” adı altındaki yeni algılar ve güvenlik söylemiyle hem siyasal alanı hem de toplumsal katılımı baskılamasına yol açtığını aktarmıştır. Devletlerin terör, finans ve iklim gibi küresel güvenlik sorunu söylemlerini birleştiren regülasyon faaliyetlerinin yalnızca ulusal değil, uluslararası boyut kazandığını belirten Dr. Öğr. Üyesi ÖZKAYA ÖZLÜER enerji, finans, çevre ve iklim gibi alanların, devletlerarası kurumlar aracılığıyla küresel ölçekte düzenleme pratiklerinin, uluslararası zirveler, sözleşmeler ve iş birlikleriyle yaygınlık kazandığını vurgulamıştır.

7552 sayılı Kanun’un yurttaşların çevre hakkını güçlendiren, sosyal eşitliği önceleyen bir düzenleme olmadığını; tam tersine karbon piyasasını kurumsallaştıran, piyasa ihtiyaçlarına göre tasarlanmış, merkeziyetçi, teknik bir düzenleme olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi ÖZKAYA ÖZLÜER; Kanun’un, iklim krizinin çözülmesi gereken bir sorun değil, yönetilebilir bir risk faktörü olması üzerine kurulu bir yaklaşımın sonucu olduğunu aktarmıştır.

Enerji santralleri, altyapı çalışmaları, madencilik projeleri kapsamında kamu yararının doğanın korunması ya da yurttaş sağlığının güvence altına alınması bağlamından çıkarılarak, yatırımın sürdürülebilirliği, piyasa dengesinin korunması, piyasa ortamına uygun devlet vasfının kaybedilmemesi gibi bir ekonomik çerçeveye indirgendiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi ÖZKAYA ÖZLÜER, yurttaşların söz hakkının ve çoğulcu müzakere gibi demokratik araçların yönetimsel risk olarak görülmeye başlandığını; sivil toplumun, meslek örgütlerinin, yurttaşların katkısının sembolik hale getirildiğini vurgulamıştır. Devlet yönetiminin yeni paradigmasının risk kavramı üzerinden şekillenmesiyle hukukun sürekli bir olağanüstü hal yarattığını, bu olağanüstü halin olağanlaştırılarak risk yönetiminin en önemli aparatı haline geldiğini, sürekli kriz ve risk ortamında, sıkı tedbirlere uygun bir olağanüstü halde, ekonomik performansla tanımlanan bir yurttaşlık kimliğinin ortaya çıktığını ve yurttaşın haklar talep eden bir özne olmaktan çıkıp denetlenen, yarışan bir nesne haline geldiğini; regülasyonun kapitalist demokrasilerde yalnızca piyasalarla sınırlı olmadığını, toplumsal ilişkilerin düzenlenmesi ve siyasal krizlerin yönetilmesinde bir araç olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi ÖZKAYA ÖZLÜER, pozitif haklar yoluyla sosyal devletin sağladığı güvencenin yerini, piyasanın devamlılığını ve yatırım ortamını sağlamaya yönelik sınırlayıcı ve denetleyici bir sistemin aldığını, çevre ve iklim politikaları bağlamında devletin rolünün, çevreyi doğrudan koruyan veya yurttaşın çevre hakkını gözeten bir düzenleyici olmaktan çıkıp, emisyon izinleri dağıtan, piyasa işleyişlerini izleyen ve yatırım ortamının güvenliğini sağlayan teknik bir otoriteye dönüştüğünü, iklim krizinin, devletin kamu hizmeti ürettiği bir alan olmaktan ziyade, yatırım yapılabilir, kâr elde edilebilir ve güvenliği sağlanması gereken bir piyasa alanı olarak kurgulandığını aktarmış; 7552 sayılı İklim Kanunu’nun, devletin doğrudan hizmet üretmesi yerine piyasa temelli bir emisyon ticaret sistemi kurarak karbon piyasasını düzenlemeyi, özel aktörleri yatırımlara teşvik etmeyi, uluslararası taahhütlere uyumu sağlamayı ve performans ölçümüne dayalı, teknik verilere indirgenmiş bir kamu yönetimi anlayışını yerleştirmeyi amaçladığını belirtmiştir.

Dr. Öğr. Üyesi Ilgın ÖZKAYA ÖZLÜER İklim Kanunu’nun yoksul yurttaşların yüksek enerji faturaları, karbon vergileri ve artan yaşam maliyetleri karşısında daha da zorlandığı, emeğin değersizleştiği, karbon maliyetlerinin enerjiye erişimi güçleştirdiği, düşük gelirli ailelerin daha kırılgan hale geldiği, sanayi işçilerinin işsizlik riskiyle karşı karşıya kaldığı, tarım ve kırsalda yaşayan yurttaşların üretim araçlarından koparak göçe zorlandığı ve kentlerde kent yoksulları haline geldiği bir süreci daha da derinleştirecek bir dönemin habercisi olduğunu ifade etmiştir.

Adil geçişe ilişkin düzenlemelerin Kanun’da yer almamasının nedeninin bunun göz ardı edilmiş oluşundan değil, bizzat Kanun’un gündemi olmayışından kaynaklandığını belirten Dr. Öğr. Üyesi ÖZKAYA ÖZLÜER adil geçişin yalnızca çevresel bir geçiş süreci olmadığını; sınıfsal, mekansal, cinsiyete dayalı eşitsizlikleri dikkate alan bütüncül bir dönüşüme işaret ettiğini, bu çerçevenin genişliğinin sosyal risklerin büyümesiyle sonuçlanmayacağını, aynı zamanda Türkiye’de kurulmaya çalışılan uluslararası iklim piyasasına uygun olarak iklim rejiminin ideolojik karakterini ortaya koyduğunu, Türkiye’de inşa edilmekte olan rejimin yurttaşların haklarını değil piyasa istikrarını öncelediğini, krizin toplumsal nedenlerini değil finansal sürdürülebilirliğin üretebileceği riskleri merkeze aldığını belirtmiştir.

Kanun’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile İklim Değişikliği Başkanlığının merkezi idareyi temsil eden baskın kurumlar olarak öne çıktığını, Karbon Piyasası Kurulunun karar verici, Enerji Piyasaları İşletme Anonim Şirketinin ise uygulayıcı aktör olarak düzenlendiğini, yerelde İl İklim Değişikliği Koordinasyon Kurullarının vali başkanlığında kurulmasının öngörüldüğü, diğer bakanlıkların ise yalnızca sektörel politikalarla sürece dahil edildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi ÖZKAYA ÖZLÜER; Kanun’un böylece sivil toplum ve meslek örgütlerini karar süreçlerinde etkisiz kılan, katılım mekanizmalarını sınırlı tutan, yönetilebilir bir risk anlayışıyla merkezi idarenin kontrolünde bir piyasa düzeni kurduğunu vurgulamıştır.

Dr. Öğr. Üyesi Ilgın ÖZKAYA ÖZLÜER; tartışılması gereken meselenin yalnızca karbon piyasalarının teknik işleyişi ya da emisyon ticaret sisteminin yapısal ayrıntıları olmadığını; esasen hangi siyasal taahhüdün ve hangi hukuk anlayışının iklim krizine yanıt üreteceğine karar verilmesi gerektiğini, gerçek bir çözümün ise kanunlarla değil, yeni bir siyasetle, yeni bir yurttaşlık ve hukuk talebiyle mümkün olacağını belirtmiştir.

Dr. Barış Can SEVER, iklim değişikliğine bağlı olarak dünyanın pek çok bölgesinde gerek aniden gelişen gerekse uzun erimli süreçlere dayanan bir insan hareketliliği ve hareketsizliği olgusunun söz konusu olduğunu; esasında arka planında beş yüz yıllık sömürgeci sistemin izlerini taşıyan kapitalist kalkınmacı paradigmanın sonuçlarından biri olan küresel iklim değişikliğinin günümüzde bir kriz formuna dönüştüğünü; iklim değişikliğine bağlı göç hareketlerinin bu bağlamda ele alınabileceğini; şirketlerin ve devletlerin fosil yakıt kullanımı konusunda üst düzeyde ortaklaştığı ve tekelleştiği seksenli yıllardan bu yana etkisini arttıran iklim değişikliği ve neoliberal politikalarla toplumsal gruplar üzerindeki baskının arttığını; bu bağlamda iklim krizi etkilerinin yerel ölçekten bölgesel ölçeğe, ulusal seviyeden küresel boyutlara kadar sosyal, ekonomik, kültürel ve politik dinamiklerle iç içe geçtiğini aktarmıştır. Bu bakımdan toplumsal değişim ve dönüşüm süreçlerinin önemli bir parçası olan göç hareketlerinin iklim kriziyle yakından ilişkili hale geldiğini, ne var ki akademik ve hukuksal anlamda üzerinde uzlaşı sağlanmış sabit bir tanımlamanın henüz söz konusu olmadığını ifade etmiştir.

İklim krizi bağlantılı göç hareketleri çerçevesinin, en basit haliyle, iklime bağlı koşulların aniden veya yavaş yavaş sosyo-ekolojik bir faktör olarak yaşamsal ve toplumsal dinamikleri etkilemesi yoluyla bireyleri ve insan topluluklarını yerinden etmesi, göç etmeye, hareket halinde olmaya veya hareketsiz kalmaya zorlaması veya teşvik etmesi olarak açıklanabileceğini dile getiren Dr. SEVER; insan hareketliliği literatüründe özellikle yer verilen durum bazlı birtakım kavramların ön plana çıktığını, bunların yerinden edilmeler, afet esnasında tahliyeler, yeniden yerleştirmeler, insan hareketliliği ve hareketsizliği, ülke içerisinde veya uluslararası göçler olarak ifade edilebileceğini belirtmiştir. Aniden gelişen etkilere örnek olarak, iklim değişikliğiyle bağlantılı çok şiddetli bir kasırganın birkaç saat içerisinde insan topluluklarını yerinden edip zorunlu göçe sürükleyebildiğini ifade eden Dr. SEVER; diğer yandan uzun erimli süreçlere örnek olarak, tarımsal havzalardaki kuraklık, ölçeği genişleyen çölleşme ve su problemleri nedeniyle yaşanan ekosistem tahribatı ve sosyoekonomik kayıplarla veya ada ülkelerindeki su seviyesinin uzun yıllara dayalı yükselişiyle arka planı yavaş yavaş gelişen göç, insan hareketliliği ve hareketsizliğinin ortaya çıktığına dikkat çekmiştir.

Ülke İçerisinde Yerinden Edilmeleri İzleme Merkezi ve Norveç Mülteci Konseyinin beraber hazırladığı Rapora göre, 2020 yılında afet kaynaklı yerinden edilen insan sayısının 31 milyon olduğunu ifade eden Dr. Barış Can SEVER; bu sayının yaklaşık 30 milyonunun iklim değişikliği bağlantılı hava olaylarıyla ilişkili olarak yer değiştirdiğini, bu verinin aynı zamanda 2021-2025 yılları arasında 20 ile 32 milyon arasında değişen sayılarla güncellenerek yeniden raporlandığını, bunun yanı sıra Dünya Bankası, Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli ve benzeri kurumların raporlarında veya Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Uluslararası Göç Örgütü, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ve BM İnsan Hakları Ofisi gibi oluşumların yayınlarında da hem ülke içerisinde hem de uluslararası kapsamda iklim krizi bağlantılı göç hareketlerine daha çok vurgu yapıldığını ve farklı projeksiyonların gözler önüne serildiğini belirtmiştir. Dr. SEVER, bu geniş çaplı projeksiyonlarda dikkat edilmesi gereken belki de en önemli hususun özellikle medyada kendisine çok çabuk alıcı bulan uluslararası büyük ölçekli tahminlerin ve sayıların paylaşılması olduğunu değerlendirmiş; bu büyük ölçekli tahminlerin öne çıkarılmasının, yaşanan göçlerin insani ve toplumsal boyutlarını gölgede bıraktığını, kamuoyunda endişe yaratarak yabancı düşmanlığını körüklediğini aktarmıştır. Dr. SEVER, iklim krizi koşullarında göç hareketlerinin yoğunluğu, hızı ve örüntülerinin değiştiğini; bu duruma paralel olarak orantısız etkiler altında olan toplumsal grupların dirençlerinin azaldığına ve savunmasızlıklarının artırdığına vurgu yaparken, neoliberal politikaların şekillendirdiği kentsel ve kırsal alanlarda bu grupların zorunlu göçe maruz kalabildiğini, daha avantajlı kesimlerin gönüllü hareket edebildiğini ya da yerinde kalmayı tercih edebildiğini belirtmiş, coğrafya ve duruma özgü bilimsel çalışmalarla göç hareketleri ve hareketsizlik süreçlerinde gönüllülük ve zorunluluk boyutlarının iç içe geçişinin incelenmesinin önem taşıdığını ifade etmiştir.

Dr. Barış Can SEVER, Konya’nın iklim kırılganlığı en yüksek ilçelerinden biri olan, kozmopolit demografik yapısı ve göç tarihi ile ilgi çeken Cihanbeyli ilçesinde gerçekleştirdiği araştırması kapsamında, ilçenin belirli köylerinde yaşayanlarla, köylerden ilçe merkezine, ilçeden Konya merkeze veya Danimarka, Finlandiya, İsveç gibi ülkelere göç edenlerle ve konuya hakim uzmanlarla görüşmeler gerçekleştirmiştir. Bu doğrultuda, 2000 yılından bu yana özellikle neoliberal politikalar, endüstriyel tarım faaliyetleri ve yeraltı sularının aşırı kullanımı ile iklim krizinin iç içe geçmesinin, bölgenin insan hareketliliği rejimine hız, sıklık ve yoğunluk kattığını belirtmiştir. Ayrıca, yaşam standartları ve sosyoekonomik açıdan bölgede insan hareketliliğine, mevcut göç rotalarına ve yurt dışından gelen döviz desteğine bağımlılığın arttığını, hareketsiz kalanlar için ise sosyoekonomik spektrumun ve refahın daraldığını ortaya koymuştur. Dr. SEVER, neoliberalleşmiş bir politik ekolojide kırsal üretim yapanların dezavantajlı durumlarının ve sulu tarım ile kuru tarım arasındaki sosyoekonomik ve sosyopolitik güç makasının, kuru tarımla uğraşan hanelerin deneyimlediği iklim adaletsizliğine ipucu oluşturduğunu vurgulamıştır.

İklim krizi etkilerinin, tarihsel olarak sömürgeleştirilmiş ve adaletsizliğe maruz kalmış ülkeler, yoksullaştırılmış toplumsal sınıflar, cinsiyet ve etnik temelli ötekileştirilmiş gruplar, yerli halklar, kırsal alanda yaşayanlar, mevsimlik tarım işçileri, göçmenler, yaşlılar, engelli bireyler, dezavantajlı kadınlar ve çocuklar tarafından orantısız şekilde deneyimlendiğine dikkat çeken Dr. SEVER; Zygmunt BAUMAN ve Saskia SASSEN gibi sosyal bilimcilere referansla, diyalektik açıdan bir grubun hareketliliğine imkan veren koşulların diğerinin hareketsizliğini yeniden ürettiğini, yine yapısal açıdan bir grubun hareketsiz kalabilme kapasitesinin ise başka bir grubun zorunlu hareketliliğiyle mümkün olduğunu belirtmiştir. Dr. SEVER, politikacıların son dönemde yaşanan afet ve benzeri olaylarda sorumluluğu doğrudan iklim değişikliğine yükleme eğiliminde olduğunu, ne var ki beşeri ve altyapısal faktörlerin de önemli rol oynadığını aktarmış; iklim adaletsizliğinin güç hiyerarşileriyle daha belirgin hale geldiğini, değişen iklim koşulları ve yetersiz koruma mekanizmaları nedeniyle hak temelli yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğunu dile getirmiştir. Toplumsal ölçekte adaptasyon, dirençlilik, direniş ve dayanışma süreçlerinin daha fazla gündeme geleceğini, bu doğrultuda üretilecek politikaların neoliberal anlayışla bireysel sorumluluğu mu yoksa kamucu perspektifle topluluk bazlı kolektif bir yaklaşımı mı ön plana çıkartacağının gidişat açısından çok önemli olduğunu vurgulayan Dr. Barış Can SEVER; adil geçiş süreçlerinin, neoliberal yaklaşımların tersine örgütlü, planlı, kamucu, sosyal ve hak temelli nitelikler doğrultusunda gerçekleşmesi gerektiğini belirtmiştir.

Dr. SEVER, mevcut iklim kanununun göç ve insan hareketliliğine vurgu yapmadığını, konuyla yakından ilişkili olabilecek Göç İdaresi, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı gibi kurumların kanun metninde yer almadığını ifade etmiştir. Kanun’un piyasa odaklı büyüme ve ticaret mantığına odaklandığını, Kanun metninde adil geçiş, iklim adaleti, istihdam alanı ve sosyal kazanımlar gibi kavramların yüzeysel bir biçimde ele alındığını ve somut yol haritalarının bulunmadığını belirten Dr. SEVER, alternatif bir kanun tahayyülünde ise; CLIMB Database gibi uluslararası ölçekli veri tabanları ile Uluslararası Adalet Divanı ve BM İnsan Hakları Komitesi değerlendirmeleri doğrultusunda emsal mahkeme kararları referans alınmak suretiyle bir İklim Yasası yapılabileceğini; adaletsizce kamuoyuna dayatılmış piyasa ve ticaret anlayışından ziyade sosyal, kültürel, ekonomik ve ekolojik unsurları bir arada gözeten bütüncül yaklaşımlara, hem hareket edenler hem hareketsiz kalanlar bakımından hak temelli koruyucu mekanizmalara ve toplumsal süreçlere ilişkin daha belirgin açıklamalar ile hiçbir toplumsal grubu geride bırakmayan hedeflere, somut yol haritalarına, ülke içerisinde ve sınır ötesi ölçekte potansiyel iklim hareketliliğine ilişkin yasal zeminlere yer verilebileceğini belirtmiştir.

Panelin II. Oturumunda;

-“İklim Değişikliği ile Mücadelede Hukuk ve Politikanın Rolü” başlıklı sunumuyla TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Çevre Mühendisi Zeynep Gül KARAMANLI;

-“İklimin Ticarileşmesi, Tarımsal Üretim ve Gıda Egemenliğine Etkileri” başlıklı sunumuyla TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ziraat Mühendisi Murat KAPIKIRAN konuşmacı olarak yer almıştır.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Zeynep Gül KARAMANLI, konuşmasına Panel tarihinden yaklaşık iki hafta önce “Çevresel Adalet” temalı adli yıl açılış etkinliği kapsamında İstanbul Barosu ile birlikte Sazlıdere’de bulunduklarını, İstanbul’un başka bir mücadele alanı olan Sazlıdere örneği üzerinden meslek odaları arasındaki etkileşim ve birlikte çalışma pratiklerinin yavaş yavaş hayata geçiriliyor olmasının önemli bir adım olduğunu belirterek başlamıştır.

Türkiye’de iklim yasası tartışmalarının birdenbire değil, yıllardır Bakanlıkta görüşülerek tartışılan bir süreç olduğunu ifade eden Zeynep Gül KARAMANLI, dönem dönem çeşitli sivil toplum örgütleriyle toplantılar yapıldığını, fakat bu süreçlerin çoğunun kapalı kapılar ardında gerçekleştirildiğini, şeffaf süreçlerin işletilmediğini vurgulamış; bazı taslak metinlerin sızdırıldığını, kanun tekliflerinin gizli tutulduğunu ve kamuoyunun yeterince bilgilendirilmediğini aktarmıştır.

KARAMANLI, 2025 Mart‑Nisan döneminde daha önce hiç karşılaşılmadığı kadar yüzeysel hazırlanmış bir taslakla karşılaştıklarını dile getirmiş; görüş alınmadan Meclis gündemine getirilen bu Teklifin teknik usullere uygunluk arz etmediğini belirtmiştir. Kamuoyunda Teklife yönelik ciddi tepkilerin oluştuğunu ve bu tepkilerin şaşırtıcı olduğunu vurgulayan KARAMANLI Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi olarak, Teklifin adına rağmen özünde bir “emisyon ticaret sistemi kanunu” olduğunu, adil geçiş gibi kavramların yalnızca tanımlar bölümünde yer aldığını fakat içerik yönünden bunları karşılayan düzenlemelere yer verilmediğini belirtmiştir.

Kamuoyunda yükselen tepkilerin farklı yönlerden geldiğini belirten Zeynep Gül KARAMANLI, bir tarafta iklim değişikliğini reddeden iklim inkarcılığı, diğer tarafta Teklifin yanlış anlaşıldığına dair komplo teorileri; bunların yanı sıra sosyal medya ve WhatsApp grupları üzerinden yayılan “artık sebze yetiştiremeyeceksiniz” gibi iddiaların gündeme geldiğini, bu tepkilerin hızla yayıldığını, halkta kafa karışıklığına neden olduğunu ve Meclis’te görüşülmekteyken dördüncü maddeden sonra Teklifin Meclis gündeminden çekildiğini; çekilme gerekçesi olarak ise Teklifin daha kapsayıcı hâlde yeniden sunulacağı yönündeki açıklamanın gösterildiğini aktarmıştır. Birkaç ay sonra TBMM gündemine torba yasa kapsamında 7554 sayılı Kanun’a ilişkin Teklifin geldiğini, bu Teklifin yalnızca Maden Kanunu’nda değişiklik öngörmekle sınırlı olmadığını; ormanlar, zeytinlikler, meralar ve tarım alanları gibi doğal varlıkları doğrudan etkileyen düzenlemeler içerdiğini ifade eden Zeynep Gül KARAMANLI; bu Teklifin Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreçlerini devre dışı bırakan hükümler ihtiva ederek sermaye lehine doğa tahribatının önünü açan bir yaklaşımla hazırlandığını vurgulamıştır. Maden Kanunu Teklifine (7554 sayılı Kanun) halktan gelen tepkilerin ardından, önceki İklim Kanunu Teklifinin tekrar gündeme alındığını, görüşmelerin kaldığı yerden devam ettiğini, Teklifin yasalaştığını aktaran KARAMANLI, ardından 7554 sayılı Kanun’un da kabul edildiğini, bu iki düzenlemenin birbirleriyle doğrudan ilişkili olduğunu, Anayasanın çevre koruma ilkelerine aykırı hükümler içerdiğini belirtmiştir.

KARAMANLI temel kavramlara değinmenin gerekliliğini vurgulayarak İklim Kanunu’nun gündeme gelişinden itibaren ortaya çıkan tartışmaların eksik kavramlara işaret ettiğini belirtmiştir. Hava durumu ile iklim ilişkisine değinen KARAMANLI, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 1994 tanımını aktarmış, bu tanımda, doğal iklim değişikliğine ek olarak, insan faaliyetlerinin atmosfer bileşimini bozması sonucu oluşan değişikliklerin kapsandığını dile getirmiştir. Mevcut değişimin doğa kaynaklı değişimlerden çok daha hızlı ve farklı olduğuna dikkat çeken KARAMANLI, Sanayi Devriminden itibaren fosil yakıt tüketimi ve sanayi faaliyetleriyle atmosfere salınan karbondioksit ve diğer sera gazlarının iklim değişikliğini büyük oranda etkilediğini, bu değişikliğin yıllara yayılan doğal süreçlerle açıklanamayacağını, “küresel ısınma” kavramının ortalama sıcaklık artışını ifade ettiğini, bu artışın her bölgede eşit şekilde hissedileceği anlamına gelmediğini, bu sıcaklık artışının  buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, okyanus akıntılarının değişmesi gibi sebeplerle bazı noktalarda soğumalara yol açabildiği; bazı bölgelerde sıcaklıktan ziyade şiddetli iklim olaylarıyla, bazı bölgelerde ise kuraklık ve sıcaklık artışıyla kendini gösterebildiğini, bu yüzden “iklim değişikliği” teriminin bilimsel açıdan daha doğru olduğunu belirtmiş; aynı zamanda “iklim krizi” terimini tercih ettiğini, çünkü bu kullanımın sorunun aciliyetini vurguladığını, fakat bu kullanıma dair birtakım eleştirilerin de söz konusu olduğunu, özellikle bu terimin güvenlikçi politikalarla örtüşme riskine dikkat etmek gerektiğini ifade etmiştir.

Sunumunda “Isınma Şeritleri” görseli üzerinden 1850‑2024 yılları arasındaki sıcaklık değişimlerine yer veren KARAMANLI, bu verilerin meteoroloji kurumlarından alındığını ve 1950’lerden önceki verilerin buzullardan elde edilen örneklerle tarihsel iklim çalışmalarıyla ilişkilendirildiğini aktarmış; ayrıca Keeling Eğrisi görselini kullanarak atmosferdeki karbondioksit konsantrasyonunun artışına dikkat çekerek 1958 yılında 315 ppm olan CO₂ değerinin günümüzde 420 ppm üzeri değerlere ulaştığını, ölçüm belirsizliklerine rağmen artış eğiliminin açık olduğunun altını çizmiştir.

Dünya Meteoroloji Örgütü verilerine dayanarak 2024’ün tarihin en sıcak yılı olduğuna değinen Zeynep Gül KARAMANLI; 2015‑2024 döneminin en sıcak on yıl olarak kayıtlara geçtiğinin, bu ısınmanın insan kaynaklı olduğunun, Sanayi Devriminden itibaren atmosfere salınan karbondioksit ve diğer sera gazlarının bu sürecin ana nedeni olduğunun altını çizmiş; bunun yanı sıra, 2024 yılında sıcaklık artışının 1,55 °C’ye ulaştığını, bu değerin alarm verici olduğunu fakat henüz geri dönülmez noktada olmadığımızı, çözüm odaklı politika ve stratejilerin derhal gündeme alınması gerektiğini belirtmiştir. Paris Anlaşması’nın 1,5 °C sınırından bahisle bu sınırın bilimsel çalışmalarla belirlendiğini aktaran KARAMANLI, bu sınırın aşılmasının ani iklim olaylarını, aşırı yağışları, selleri, kuraklıkları artıracağını vurgulamıştır.

İklim ve adalet arasındaki ilişkinin önemine vurgu yapan KARAMANLI; iklim değişikliği bağlamında coğrafi, toplumsal ve tarihsel adalet kırılmalarının söz konusu olduğunu, iklim krizinin hem etkileri hem sorumlulukları bakımından adalet unsurunu içerdiğini, tarihsel sorumluluk ilkesi bağlamında, erken sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelerin daha fazla emisyon yükü üstlenmesi gerektiğini, gelişmekte olan ülkelerin bu yükle orantısız şekilde karşı karşıya olduğunu dile getirmiştir. Kyoto Protokolü’nün işleyememesinin nedenleri arasında yaptırım eksikliği, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ayrımı ve ABD’nin katılmaması gibi unsurların olduğuna dikkat çeken KARAMANLI, Paris Anlaşması’nı büyük bir adım olarak değerlendirse de, uygulamada bağlayıcılığı olmayan gönüllü raporlama sisteminin sınırlılıklarını eleştirmiş; iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkelerin düşük gelirli ve kırılgan coğrafyalarda bulunan ülkeler olduğunu, altyapı eksikliği, adaptasyon kapasitesi zayıflığı gibi nedenlerle bu ülkelerin savunmasız durumda olduğunu ifade etmiştir. Kırsal bölgelerde yaşayan, tarımla geçinen veya kentlerde yaşayan nüfus gruplarının etkilenme biçimlerinin farklı olacağının altını çizen Zeynep Gül KARAMANLI; kadınlar, göçmenler, çocuklar, yaşlılar, engelliler, LGBTI+’lar gibi toplulukların krizle baş etme kapasitelerinin sınırlı olduğunu vurgulamıştır. Bununla birlikte bugünkü emisyonların gelecek kuşakları daha ağır etkilerle karşı karşıya bırakacağına; bu nedenle nesiller arası adaletin iklim politikasında mutlak surette gözetilmesi gereken bir unsur olduğuna dikkat çekmiştir.

Çözüm yaklaşımı olarak hâlâ neoliberal kapitalist sistem sınırları içinde aranan yöntemleri eleştiren KARAMANLI; her şeyi piyasa aracı olarak görme eğilimine dikkat çekerek karbon salım hakkının meta haline getirilmesinin karşı karşıya bıraktığı zorlukların altını çizmiş; bu türden bir yaklaşımın sorunları piyasa mekanizmaları üzerinden çözme inancına dayandığını ifade etmiştir. Avrupa Birliği Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) ve Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizmasına değinen KARAMANLI emisyon ticaret sisteminin ilk olarak 2005’te yürürlüğe girdiğini, halihazırda dördüncü fazında olunduğunu, üç fazında da başarısızlık yaşandığını, her defasında sistemin kaçakları üzerinden çözümler üretilmeye çalışıldığını, Avrupa Birliği ülkelerinin hem emekle ilgili kanunlarda hem de çevreyle ilgili yasal düzenlemelerde dünyanın geri kalanına göre bir adım daha önde olduğunu, bunun sonucunda ağır sanayi, üretim, endüstri sahalarında Avrupa Birliği ülkelerinden Mısır, Türkiye, Çin gibi ülkelere kaymalar olduğunu, karbon emisyonu yüksek olan çimento, alüminyum, demir- çelik, enerji üretimi gibi sektörlerde, yasal boşluklardan yararlanabilecekleri ülkelerde faaliyet gösterip oradan ithal etme yoluna gidildiğini, bunun ticaret sistemi açısından Avrupa Birliği'nde kalan sınırlı sayıdaki üreticinin dezavantajına bir durum oluşturduğunu, emisyon ticaret sistemini, sınırda ithal edilen ürünlere karşı da uygulayarak, aradaki maliyet farkını bir noktada dengeleme yoluna gittiklerini, önümüzdeki yıllarda bu sektör skalasının genişleyeceğini, Türkiye’nin bu sistemlere uyum sağlamak amacıyla kendi emisyon ticaret sistemini kurma yönünde adımlar atmaya çalıştığını belirtmiştir. Bununla birlikte, elde edilecek kazançların teoride iklime uyum ve adil geçiş süreçlerine yönlendirilmesi beklenmesine rağmen, pratikte bu yönlendirmenin kolay olmayacağına dair kaygılarını paylaşmıştır.

Türkiye’nin iklim hedeflerini değerlendiren Zeynep Gül KARAMANLI; 7552 sayılı Kanun’da net sıfır hedefinin açık şekilde yer almadığını, 2053 net sıfır emisyon hedefinin konulduğunu fakat bunun yanıltıcı olabileceğini, mevcut emisyonların 2038 yılına kadar artacağını, o yıl en yüksek seviyeye ulaşacağını, ardından 15 yıl içinde sıfırlanmaya geçileceğini dile getirmiş; bu stratejinin arkasındaki mekanizmanın belirsiz olduğuna, somut yol haritalarının açıklanmadığına dikkat çekmiştir. Kömürden çıkış ve fosil yakıtlardan ayrılma politikalarının henüz netleşmediğini, aksine kömüre verilen teşviklerin devam ettiğini ifade eden KARAMANLI 7554 sayılı Kanun kapsamında Akbelen’deki zeytinliklerin taşınması üzerinden bu durumu örneklendirmiş; İklim Kanunu ile ilişkili diğer düzenlemelerin, uygulama süreçlerinin ve birbirini besleyen mevzuatların önemine işaret etmiştir.

Zeynep Gül KARAMANLI sistemin içinde kalarak bu sorunların çözülemeyeceğini, daha köklü dönüşümlere ihtiyaç duyulduğunu, yüzeysel çözümlerle yetinilemeyeceğini belirtmiş; farklı disiplinlerden gelen aktörlerin birlikte çalışmasının zorunluluğunu vurgulamıştır.

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Murat KAPIKIRAN; sunumunda iklim konusunun Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) için, özellikle meteoroloji mühendisleri açısından önemli bir meslek alanı olduğunu vurgulayarak TMMOB bünyesinde, kamuoyunda ve dünyada yaygın olarak kullanılan “iklim krizi” kavramının yerine “iklim değişikliği” kavramının kullanılmakta olduğunu belirtmiştir. Bu kararın gerekçesi olarak, “kriz” kelimesinin yalnızca tahmin edilemeyen veya acil müdahale gerektiren olay, olgu ya da durumları karşıladığını, ne var ki bu kavramın küresel sistem tarafından metalaştırılmak ve ticarileştirilmek için bir alan yaratmak amacıyla kullanıldığını,“iklim krizi” ifadesinin, kota ticareti ve metalaştırma süreçlerini meşrulaştırmak için bir araç haline geldiğini, bu nedenle bu kavramın reddedilmesi ve kullanılmaması gerektiğini dile getirmiştir.

Neoliberalizm uygulamalarının tarihsel bir örneği olarak 1973 petrol krizine değinen KAPIKIRAN OPEC’in (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) 1960’da kurulduğunu ve 1973’te bir kısım OPEC ülkelerince İsrail’i destekleyen ülkelere petrol kısıtlaması getirildiğini, bu dönemde petrol varil fiyatlarının 3 dolardan 8 dolara yükseltildiğini, Avrupa’daki sanayileşmiş ülkelerin bu krizi aşmak için teknoloji transferi önerdiğini, ancak eski teknolojileri sunduğunu belirtmiştir. Geriye dönük değerlendirmelerde bu krizin, neoliberalizmin enerji alanında meşruiyet kazanması, karbon salınımı ve fosil yakıt tüketiminin artırılması için bir başlangıç noktası olarak kullanıldığının ifade edilmeye başlandığını, bazı yazarlar tarafından da bu görüşün dile getirildiğini vurgulayan KAPIKIRAN; 1970’lerden itibaren başlayan neoliberalizmin özelleştirme ve ticarileştirme furyasının sanayi, bitkisel ve hayvansal üretim ve balıkçılık gibi sektörlere büyük zararlar verdiğini, örneğin, 1980’lerde Türkiye sularında küçük teknelerle 800-900 bin ton balık avlanırken, günümüzde bu miktarın 270 bin tona düştüğünü, buna karşın iç sular ve denizlerde kirlilik sorunları yaratan kafes yetiştiriciliğinin 350-400 bin ton civarında olduğunu belirtmiştir. Hidroelektrik santraller ve sulama göletleri ile akarsu bentlerinde balık yetiştiriciliği uygulamalarının, kamucu bir anlayışla yerel halka balıkçılık kooperatifleri kurdurmak sureti ile yerel halkın yararına değil, neoliberal bir anlayışla şirketlerin yararına kullanıldığını ifade eden KAPIKIRAN bu süreçte, 5-10 büyük şirketin bu faaliyetleri domine ettiğinin altını çizmiştir.

Murat KAPIKIRAN; “iklim krizi” yerine “iklim değişikliği” kavramının kullanılmasının yasal düzenlemeler ve kamuoyu oluşturma açısından önemine dikkat çekerek, bu kavramın kamusallaştırılması gerektiğini, çünkü “kriz” söyleminin öne çıkarılarak geniş bir kabul alanı yaratıldığını ve ardından ticari uygulamalara zemin hazırlandığını vurgulamıştır. Çevre ile ekoloji kavramları arasında bir ayrım yapılması gerektiğini, çevreciliğin insan odaklı bir yaklaşım olduğunu, Alman Yeşiller Partisi’nin ekolojik yaklaşımıyla ‘ekosistemin tüm bileşenleri gibi insanın  da sadece onun bir parçası ’ olduğu anlayışının dünyaya kazandırıldığını belirten KAPIKIRAN Türkiye’de bu anlayışın henüz yerleşmediğini, ticarileştirme yanlısı güçlerin eski çevrecilik mantığını sürdürdüğünü, bu nedenle, çevrecilikten ekolojistliğe geçiş yapılması gerektiğini ifade etmiştir. 7552 sayılı İklim Kanunu’na yönelik eleştirel yaklaşımlarını paylaşan KAPIKIRAN, bu düzenlemenin bir kota ve emisyon ticareti yasası olduğunu vurgulamıştır.

İklim adaleti kavramına şüpheyle yaklaştığını ifade eden KAPIKIRAN mevcut adalet sisteminin kimin için ve ne için olduğu sorusunu gündeme getirerek iklim adaletinin, iklim değişikliğine neden olan faaliyetlerden elde edilen faydaların ve etkilerinin adil şekilde dağıtılması anlamına geldiğini, ne var ki mevcut kapitalist sistemde bu adaletin emekçi sınıflar, üreten kesimler, yoksullar ve erişim sorunu yaşayanlar için sağlanamayacağını, nitekim neoliberalizmin 1970’lerden itibaren tarım dahil hiçbir alanı ticarileştirmeden ve metalaştırmadan bırakmadığını belirtmiştir. Çiftçilerin yüksek girdi maliyetleri (gübre, tohum, enerji, işçilik) nedeniyle üretimden yeterli gelir elde edemediğini, ürün fiyatlarının maliyetin altında belirlendiğini ve bu durumun çiftçileri arazilerini terk etmeye zorladığını ifade eden KAPIKIRAN buğday, mısır, arpa gibi C3 ürünlerinde kamu tarafından açıklanan taban fiyatların maliyetin altında olduğunu, bu nedenle çiftçilerin tarımı sürdüremediğini belirtmiştir. 2000’li yıllarda başlayan “doğrudan gelir desteği sistemi”nin genç köylüleri üretimden uzaklaştırdığını, “Sen üretme, ben sana para veririm” anlayışının yerleştirildiğini, köylerde yaş ortalamasının 58’e yükseldiğini ve beş yıl içinde üretim yapacak kimse kalmayacağını vurgulamıştır. Ayrıca, iki yıl üst üste ekilmeyen arazilerin küresel şirketlere kiralanmasının önünü açan yeni bir yasanın uygulamaya konacağını, geçen yıl bu arazilerin kayıtlarının alındığını ifade etmiştir.

Murat KAPIKIRAN “doğal kaynak” kavramının ticarileştirmeye açık olduğunu, bu nedenle bunların “varlık” olarak adlandırılması gerektiğini vurgulamış, doğa varlıklarının ekolojik bir düşünceyle yalnızca insana değil, çevresindeki tüm sisteme ait olduğuna, ekolojik müşterekler olarak kolektif mülkiyete tabi olduğuna dikkat çekmiştir. Mevcut uygulamalarda suların kafes yetiştiriciliği veya hidroelektrik santraller yoluyla ticarileştirildiğinin altını çizen KAPIKIRAN, su varlıklarına yapılan müdahalelerin iklim değişikliğine etkileri üzerine son yıllarda çalışmalar yapıldığını eklemiştir.

İklim Kanunu’nun amacının “yeşil büyüme vizyonu ve net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda mücadele” olarak tanımlandığını, ne var ki bu tanımın gerçeği yansıtmadığını ve meselenin özünü perdelediğini, yeşil büyüme ve yeşil ekonomi kavramlarının, iklim ve emisyon ticaretinin ticarileştirilmesinin bir parçası olduğunu ifade eden KAPIKIRAN, 2053 için belirlenen net sıfır emisyon hedefinin, 2035’e kadar emisyonların %35 oranında azaltılmasını öngördüğünü, ancak fosil yakıt tüketimi, madencilik faaliyetleri, ormanların ve yutak alanların korunması gibi konularda somut düzenleme ve uygulamaların söz konusu olmadığını, Türkiye’nin 2020’de 538 milyon ton olan emisyonunu 380 milyon tona düşürmesi gerektiğini, ne var ki bunun için gerekli altyapının sağlanmadığını belirtmiştir.

Murat KAPIKIRAN; TMMOB olarak iklim suçları ve kent suçları hususunda hukuksal mücadele verdiklerini, örneğin Ömerli havzasındaki sanayi bölgesine karşı açtıkları davaları kazandıklarını, ancak inşaat faaliyetlerinin devam ettiğini belirtmiştir. 7552 sayılı İklim Kanunu’nun yoksullar, emekçiler ve geniş halk kesimleri için fayda sağlamayacağını, aksine sera gazı emisyonlarını artıran yapıların meşruiyet kazanması ve karbon ticareti yapmak için küresel sistemin baskısıyla çıkarıldığını dile getirmiştir. Kanun’un içeriğindeki “adil geçiş” kavramına değinen KAPIKIRAN, bu kavramın sözde çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve engelliler gibi kesimleri kapsayacak istihdam süreçlerini yönetmeye ve yeni istihdam alanları yaratmaya yönelik olduğunu ancak bu kesimlerin daha önce düşünülmediğini, şimdi ise İklim Kanunu ile düşünülecek olmasının inandırıcılıktan uzak olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca, “denkleştirme” kavramının karbon kredilerinin emisyon ticareti veya gönüllü taahhütler için kullanılması anlamına geldiğini, bu tür düzenlemelerin kamu yararı bakımından sorunlu olduğunu vurgulamıştır.

Tarımın bitkisel üretim, hayvansal üretim, avcılık ve balıkçılık gibi alt kolları kapsadığını, ancak kamuoyunda ve resmi söylemlerde bu kavramların karıştırıldığını dile getiren KAPIKIRAN, tarım arazileri ve meraların karbon yutakları olarak önemine vurgu yaparak, ormanların karbonun %80’ini, meralar ve tarım alanlarının ise %2.8’ini tuttuğunu, bu oranın düşük görünse dahi bazı bölgelerde kritik olduğunu, örneğin, yüksek rakımlı bölgelerde bazı bitkilerin ağır metalleri topladığı için kullanıldığını ifade etmiştir. Murat KAPIKIRAN; hayvancılığın karbon salınımıyla suçlanmasının sonucunda on yıl kadar önce yapay et uygulamalarının ortaya çıktığını, bu uygulamanın basitçe hücreyi laboratuvar şartlarında çoğaltmak olduğunu, ABD’de yapay etlerin raflara girmeye başladığını, Avrupa Birliği’nde ise yasaklandığını, ABD’de GDO’lu ürünlerin GDO’lu olduklarının belirtilmesi şartıyla satılabildiğini, GDO’lu ürünlere benzer şekilde, yapay etin uzun vadeli etkilerinin bilinmediğini, Fransa’da yapılan bir çalışmada GDO’lu ürünlerin fareler üzerinde ölümcül etkiler yarattığının gözlemlendiğini, ancak bu sonuçların GDO yanlısı kuruluşlar tarafından reddedildiğini belirtmiştir.

7552 sayılı İklim Kanunu’nun arka planının kamuoyuyla paylaşılmadığını, verilerin bilinmediğini, akademinin bu alanda yeterince desteklenmediğini belirten KAPIKIRAN 2006 yılında yürürlüğe giren 5488 sayılı Tarım Kanunu’nda iklim değişikliğine dair düzenlemelerin öngörülmediğini değerlendirmiştir. KAPIKIRAN, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası olarak bu tür düzenlemelere karşı hukuksal mücadeleler verdiklerini ve bu mücadeleyi sürdüreceklerini, yönetmeliklere ve uygulamalara dava açmaya devam edeceklerini ekleyerek İklim Kanunu’nun, dünyayı yaşanmaz hale getiren yapıların meşruiyet kazanmasına yol açan ve ticari menfaatleri önceleyen bir anlayışla çıkarıldığını dile getirmiştir.

Panelin son bölümünü oluşturan “Soru-Cevap” kısmında katılımcılar, 7552 sayılı İklim Kanunu’na ve iklim değişikliğine ilişkin merak ettikleri hususları konuşmacılara yönelterek etkileşimli, zihin açıcı ve çok boyutlu bir tartışma ortamı oluşturmuştur. Yöneltilen sorular ve verilen kapsamlı yanıtlarla Panel, hem bilgi paylaşımı açısından zenginleşmiş hem de katılımcıların konuya dair bilgisi ve algısı derinleşmiştir.

 

Kategori:Haberler
İklim Krizi Karşısında 7552 Sayılı İklim Kanunu Paneli Sonuç Bildirisi | İstanbul Barosu