Hukuka Felsefi Ve Sosyolojik Bakışlar Sempozyumu
İstanbul Barosu ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi’nce her yıl ortaklaşa düzenlenen ve geleneksele hale gelen “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” konulu Sempozyumların dördüncüsü 25 – 29 Ağustos 2008 tarihleri arasında İstanbul’da Bahçelievler’deki Adalet Bakanlığı Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer Eğitim Merkezinde yapıldı.

İstanbul Barosu ve Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi’nce her yıl ortaklaşa düzenlenen ve geleneksele hale gelen “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar” konulu Sempozyumların dördüncüsü 25 – 29 Ağustos 2008 tarihleri arasında İstanbul’da Bahçelievler’deki Adalet Bakanlığı Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer Eğitim Merkezinde yapıldı.
Toplantı Moderatörü Prof. Dr. Yasemin Işıktaç açılış sunumunda, Sempozyum hazırlıkları hakkında bilgi verdi ve Türkiye’deki çok farklı üniversitelerden ve yargı kurumlarından bilim adamları ve uygulamacıları hukuk felsefesi ve sosyolojisi şölenine davet ettiklerini bildirdi.
İki yılda bir düzenlenen Sempozyumun bu yıl dördüncüsünün gerçekleştirildiğini hatırlatan Prof. Dr. Işıktaç, Sempozyum’a büyük destek veren İstanbul Barosu ve Adalet Bakanlığına teşekkür etti.
HFSA Yönetmeni Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz de açılışta yaptığı konuşmada, devlet gücünü elinde tutanların, ülkenin hukuk kültürü ve devletin adaleti için hukuk bilimlerinin layıkıyla yapılması konusunda ısrarcı olduğunu, doğru hukuk bilgisi için bilimin ve felsefenin çok şey yapabileceğini, bugün yeryüzünde siyasetin en meşru olanının da bu temele dayandığını bildirdi.
Hukuk üzerine düşünmek, araştırmak ve yazmak esasına dayalı bir “HFSA Çevresi” oluştuğunu belirten Ökçesiz şöyle konuştu: “Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar”ın aslında hukukun gerçekliğine bilimsel bakışın genel, kapsayıcı bir adı olduğunu düşünüyorum. Bir hukuk biliminin tasarlanmasında bizi burada bir araya getiren sorunların, arayışların belirleyici olduğunu düşünüyorum. Hukuk Fakültesi’nin örgütlenmesinin bu yönde kurgulanmasının hukuk biliminin yapılmasında önemli olduğunu düşünüyorum. Suyun artık tersine akıtmaktan vazgeçme zamanının geldiğini düşünüyorum. Ulusal ve uluslararası mevzuatın dizgesel öğretiminin hukuk bilimi olmadığını açık yüreklilikle, cesaretle söylemek gerekiyor. Bu tarz bir etkinlik, tüm önemine rağmen, uygulama dediğimiz eylemsel alanın cephe gerisi olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır.”
HFSA Çevresiyle bir sürerden beri yeni ve gerçek bir Hukuk Bilimi Fakültesi’nin temelini attıklarını belirten Prof. Dr. Ökçesiz, ülkemizdeki diğer hukuk fakültelerinin hukuk öğretiminin de böyle bir hukuk bilimi öğretimiyle temellendirilmesini diledi.
Prof. Dr. Ökçesiz, konuşmasının son bölümünde başta İstanbul Barosu ve Adalet Bakanlığı olmak üzere Sempozyumun hazırlanmasında emeği geçenlere teşekkür etti.
Sempozyumun açılışında konuşan İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Mehmet Durakoğlu da, içinde bulunduğumuz zaman diliminde en çok “hukuk” konuşulduğunu, ancak hukukun doğru temelde konuşulmadığını, siyasal düşüncelerin biçimlendirdiği bir siyaset stratejilerinin bir parçası olarak hukukun yorumlanıp değerlendirildiğini, böylece toplumun yargı karşısında kutuplaşmasının sağlandığını söyledi.
Bu gelişim çizgisinin sağlıklı olmadığına dikkat çeken Durakoğlu şöyle dedi: “Kutuplaşma siyasetlerinin belli bir strateji içinde yürütülmesi sırasında, hukuk kurumlarının da böyle bir taktiğin parçası haline getirilmesi, sadece hukuka ve siyasete değil, ülkeye ve halka da çok ciddi bir yara aldıracaktır. Hukuku, krizin bir parçası olarak göstermeye çalışanlar, onun aslında krizden çıkışın temel momentumu olduğunu bilmelidirler. Hukuk, siyaset stratejilerinin korkutan bir parçası değil, toplumun ortak güveninin odağı konumunda olması gereken ve gerektiğinde kördüğümü çözen adaletin sağlanmasındaki yoldur.”
Siyasal iktidarın meşruiyetinin kaynağının özünü oluşturan halk iradesinin asla küçümsenmemesi gerektiğini vurgulayan Durakoğlu, en az onun kadar önemli bir başka referans noktasının da anayasal meşruiyet olduğunu, toplumsal bir uzlaşı belgesi olan Anayasal zeminde kalınarak siyaset yapılması gerektiğini kaydetti. Bütün bunların anayasal kurumlarda köklü dönüşümleri asla engellemeyeceğini hatırlatan Durakoğlu, “Ancak bütün sorun, bu açılımları öngörürken Anayasanın belirlediği ve değişmez olarak nitelendirilen ilkelerdeki toplumsal mutabakatın içinde kalmaktır. O “modüs vivendi”yi korumaktır” dedi.
Dünyanın her yerinde bu mutabakatı zorlayan “Marjinal” ya da “Ekstrem” siyasal oluşumlar bulunabileceğini, iktidara talip olsalar bile bir ölçünün ötesine geçemeyecekleri için tehlike oluşturmayacaklarını, o nedenle de demokratik ülkelerde bu güçlerin görmezden gelinebileceğini anlatan Durakoğlu, halkoyuyla belirlenen meşruiyet sınırı anayasal zeminde çizilen meşruiyet sınırından farklılaşınca, aslında çakışması gereken unsurların çatışması söz konusu olunca bunalımın kaçınılmaz hale gelebileceğini savundu.
Laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti ilkelerinden her hangi birisine ilişkin “yeniden tanımlama” istemlerini özgürlükler alanının darlığı ile açıklamanın mümkün olmadığını belirten Durakoğlu, AİHM’in bilinen kararlarıyla Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarının çelişmediğini, evrensel hukukun genel kabule ulaşmış ilkelerinin bu alanda ciddi biçimde mevzuatımıza girdiğini, bu nedenle asıl sorunun AİHM’in başka siyasal ve hukuksal alanlarda verdiği kararlarla somutlaşan, özgürlükler alanındaki genişleme ve demokratikleşmenin sağlanması olduğunu bildirdi.
Bir süredir ülkemizin, Roma ve Devletler Hukukunda özellikle farklı düşünce sahiplerinin ve sınıfların bir “yol haritasında uzlaşması” anlamını taşıyan “modüs vivendi”sini kaybettiğini anlatan Av. Mehmet Durakoğlu, yakın tarihimizde önemli “modüs vivendi”lerin bulunduğunu, İzmir İktisat Kongresi ile 1946 yılında ekonomik anlamda, siyasal ve sosyolojik temelde, demokrasi ve laiklik bağlamında gerçekleşen İnönü-Bayar anlaşmasının örnek gösterilebileceğini söyledi.
Zaman zaman ülkemizde “modüs vivendi”nin bozulduğunu, bunun istenmeyen sonuçlar doğurduğunu ve demokrasimizi kesintiye uğrattığını kaydeden Durakoğlu, “Siyasal tarih içinde “modüs vivendi”nin bir kez daha bozulmaya yüz tuttuğu yeni ve ciddi bir evredeyiz. Bu evre, kimileri için mutabakatın hala devam ettiği bir süreci ifade eden iyimserliği taşımakta ise, o takdirde yol haritasının değiştiğini görmeliler. Bu harita, üzerinde uzlaşmanın sağlandığı harita değildir. Mutabakat da bu harita itibariyle değildir” dedi.
Laik demokratik hukuk devletinin korunması bakımından “modüs vivendi”nin olağanüstü önemi bulunduğunu hatırlatan Durakoğlu, bunu sağlayabilmenin ilk koşulunun her alanda karar mekanizmalarının içinde yer alınabilecek katılım projelerinin yaygınlaştırılmasıyla mümkün olabileceğini bildirdi.
Ancak gelişmelerin bu ölçü ve beklentide seyretmediğini belirten Durakoğlu, yargıda köklü dönüşümler öngören Yargı Reformu Strateji Taslağı’nın katılımcılık anlayışından uzak bir biçimde hazırlanıp AB temsilcisine teslim edilmesinin yargının içinde bir ölçüde varlığı bilinen “modüs vivendi”yi de zorladığına da tanık olunduğunu savundu.
(Konuşmanın tam metni ektedir.)
İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Durakoğlu, Hukuka Felsefi ve Sosyolojik Bakışlar Sempozyumlarında sunulan bilimsel bildirilerin kitap haline getirilerek baro yayınları arasında yer verilmesinin baronun tarihe karşı bir ödev üstlenmesinden kaynaklandığını belirtti ve Sempozyuma katkıda bulunan değerli bilim adamları ve değerli uygulamacılarla, Sempozyumu hazırlayanlara teşekkür etti.
5 gün süren Sempozyumda, açılış konuşmalarından sonra eş zamanlı olarak 3 salonda 3 oturum, ikinci günü eş zamanlı olarak dört salonda 8 oturum, üçüncü, dördüncü ve beşinci günü eş zamanlı olarak üç salonda 18 oturum gerçekleştirildi.
Açıklanan programa göre, Sempozyumda toplam 29 oturumda 115 bilim adamı ve uzman bildiri sundu. Bildiriler kitap haline getirilerek İstanbul Barosu Yayınları arasındaki dizide yerini alacak.


