İstanbul Barosu LogoİSTANBUL BAROSU
“Herhalde dünyada bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.”M. Kemal ATATÜRK

Hukuk İçinde Kalınarak Adil Yargılanma Sağlanmalıdır

İstanbul Barosu Başkanı Av. Muammer Aydın, son günlerde yaşanan çeşitli olaylara ilişkin duyarlılıklarını belirtmek ve kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla basın toplantısı yaptı.

Hukuk İçinde Kalınarak  Adil Yargılanma Sağlanmalıdır

İstanbul Barosu Başkanı Av. Muammer Aydın, son günlerde yaşanan çeşitli olaylara ilişkin duyarlılıklarını belirtmek ve kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla basın toplantısı yaptı.

23 Mart 2009 Pazartesi günü saat 11.00’da İstanbul Barosu Merkez binada yapılan basın toplantısında İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Dr. Selçuk Demirbulak ve Yönetim Kurulu Üyesi Av. Turgay Demirci de hazır bulundu.

Başkan Aydın, basın toplantısında Ergenekon soruşturmasında gelinen nokta, Anayasa Mahkemesinde bekleyen davalar, TÜBİTAK olayı, ekonomik kriz ve işçi kıyımı ile yerel seçimlerin şaibesiz yapılmasına ilişkin Baronun görüşünü açıkladı.

İstanbul Barosu Başkanı Av. Muammer Aydın’ın basın açıklaması şöyle:

Sayın Basın Mensupları;

Öncelikle hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyoruz,

Güncel konulardaki duyarlıklarımızı belirtmek ve kamuoyu ile paylaşmak için bu basın toplantısını düzenlemiş bulunuyoruz.  Sırası ile bazı olaylara değinmek istiyoruz.

ERGENEKON SORUŞTURMASINDA GELİNEN NOKTA

Her türlü bireysel ve örgütsel suç oluşumlarının hukuk düzeni içinde soruşturulması ve gerek görüldüğünde haklarında kamu davası açılması ve koşulları oluşmuşsa şüphelilerin tutuklanmasının yasal bir zorunluluk olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Hukuk devletinde hiçbir kişi ya da kurumun suç işleme ve yargılanmama ayrıcalığı yoktur. Yasaların belirlediği çerçevede bir fiil suç olarak tanımlanıyorsa o suç için yasada yer alan cezanın verilmesi hukuk ve adalet adına kaçınılmazdır. Anayasamızda da vurgulandığı üzere herkes kanun önünde eşittir. Hiçbir sınıfa ayrıcalık tanınamaz. Fakat bir suç oluşumu içinde oldukları isnadıyla muhalefeti, anayasal düzeni savunanları, biat etmedi diye muhalif yazarları ve siyasi inanç olarak ulus devletten yana olanları bir biçimde soruşturmak ve devasa bir dava havuzunun içine atarak hak ve hukuk kurallarını ihlal etmek, asla demokratik hukuk devletine yakışan bir tutum olarak değerlendirilemez.

Soruşturma kapsamında evinde arama yapılan, gözaltına alınan, tutuklanan ve nihayet hakkında dava açılan kişilerin ülkemizin önde gelen bilim adamı, akademisyen, yazar, gazeteci, işadamı, sendikacı ve devletin üst düzeydeki yerlerinde görev yapmış ve yapmakta olan kişiler olmaları doğrudan bu soruşturmayı “özel” kılmaktadır. Ayrıca siyasi maksatlı açıklamalar da en başından itibaren ve de hukuk adına ne yazıktır ki “ Adil Yargılanma “, “Soruşturmanın Gizliliğine” ve “Yargının Bağımsızlığı” ilkelerine gölge düşürmüştür.

Hükümet kanadından bu savları çürütecek ya da bu yöndeki endişeleri giderecek bir söylem ve eylemde bulunulmaması ya da en ufak bir adım atılmamış olması da kamuoyunda bu soruşturmanın bir sindirme ve yıldırma politikasında araç olarak kullanıldığı yönünde ciddi kuşkular uyandırmaktadır. Keza siyasi iktidar muhalif partilere, muhalif yazarlara ve muhalif yayın organlarına demokratik bir hoşgörü ile bakmaktan hayli uzaktır. Her fırsatta basını, muhalefeti, medyayı tek tip ve güdümlü bir muhalefet anlayışına mahkûm etme çabaları tehditlerle artarak devam etmektedir. Bir ülkede yasama, yürütme ve yargı kendi kulvarlarında kalarak birbirlerinin alanına etkide bulunmadıkları sürece demokrasi adına sorun yaşanmaz. Hukukun üstünlüğü ilkesi demokrasiyi sağlıklı ve işler kılar. Bu nedenle de yürütmenin yargıya müdahale olarak algılanan söz ve eylemlerden uzak durması demokrasinin işlerliği ve geleceği açısından son derece önemlidir.

Geldiğimiz noktada bu soruşturma çevresinde toplumun bir kamplaşmaya sürüklenme tehlikesi de görmezden gelinemez. Ergenekon adı verilen bu soruşturmada ve davada gözaltına alınan, tutuklanan, suçlanan insanların profilleri ile onların karşısında duran insanların profillerinin karşılaştırılması bile ortada bir hesaplaşma ve öç alma isteğinin bulunduğunu açık biçimde göstermektedir.  Yapılan açıklamalar bile bunun en açık göstergesidir. Bir yanda gözaltına alınan sendika başkanları öte yanda bunu protesto eden sendika üyeleri, bir yanda gözaltına alınan ve tutuklanan yazarlar ile öğretim görevlileri öte yanda bu durumu protesto eden okurları ve geniş toplum katmanları yargı dünyasının alışık olduğu eylemler değildir. Ne yazık ki toplum ve çeşitli katmanlar bu tutuklamalar ve gözaltıları bağımsız yargının normal bir faaliyeti olarak algılamamaktadırlar. Buna bir de Avrupa Birliği’nin dahi dikkatini çeken ve insan hakları ihlali oluşturan gözaltı biçimleri ile haksız ve yasa dışı tutuklamalar eklenince işin içinden çıkmak ve objektif davranmak oldukça güçleşmektedir. Bu nedenle de kurumlar hiçbir zaman siyasi iktidarın kuklası olmamış ve olmayacaktır. Kurumlar demokrasi geleneğinin verdiği inisiyatif ile demokratik tepkilerini sürdüreceklerdir.

Değerli Basın Mensupları;

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi İstanbul Barosu da hiçbir grubun, siyasi görüşün, ekibin özel avukatı ve savunucusu değildir ve olmayacaktır. İstanbul Barosu “Hak ve Adaletin”, “İnsan Haklarının”,  “Laik ve sosyal Hukuk Devletinin”, Hukukun Üstünlüğünün, Tam Bağımsızlığın” savunucusudur ve tarafıdır. Bizim karşıtlığımız ve hassas olduğumuz konu insan hakları ihlalleri ve hukuka aykırılıklardır. Başta halen ucu açık olarak sürdürülen soruşturmalar olmak üzere ülkemizde birçok kez hukuksal gereklere yeterli özen gösterilmeden yapılmakta olan birçok soruşturmada da insan hakları ihlalleri yaşanmakta, bu biçimde yapılan soruşturmalar bizi hukuk devleti ve güvenliği adına endişeye sevk etmektedir. En son yaşanan ve tutuklanan bir gazetecinin gözaltı süreci, yasak sorgu yöntemleri ile sorgulanması ve ardından tutuklanması bu endişelerimizin bir parçasıdır.  Demokrasiler için bir milletvekilinin kürsü dokunulmazlığı ne denli önemli ise bir gazetecinin bilgi toplama ve bu bilgiler yayımlanıncaya değin gizli tutma hakkı ve bu konudaki özgürlüklerinin korunması da o denli önemlidir. Özellikle şüphelinin tutuklamaya itiraz yönündeki yasal hakkını kullanması aşamasında günlüklerinin basında yayımlanması da baskının, hukuksuzluğun, masumiyet ilkesi ve adil yargılanma ilkesine aykırılığın diğer göstergeleridir.

Yukarıda belirttiğimiz endişelerimizin altında “ Hukukun Üstünlüğüne İnancın Bulunmaması“ ve “Yargı Bağımsızlığının Sağlanamamış” olması yatmaktadır. 

Diğer taraftan 1909 sayfalık ek iddianame ile Silivri 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmekte olan davada sayfa sayısı 4.500’e yaklaşmıştır. Sanıklar ve vekillerince ortaya konduğu gibi içeriği tartışmalı böyle bir iddianame ile sürdürülen yargılamada zorluklar vardır. Okunması bile uzun zaman alacak bir iddianameye karşı savunma yapılması da uzun yıllara sarkacaktır. Kaldı ki bu davanın öncesindeki bilgi ve kanıt toplama ile soruşturma yöntemi de SAVUNMA HAKKINI temelden zedelemektedir.  Bu dava duruşmalarının yapıldığı yerin cezaevi olması ile fiziki koşullarının yeterli olmaması, sanıkların birlikte yargılanmaması ve yargılamayı yapan mahkemenin özel yetkili olması da İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİNE aykırılık oluşturmaktadır.

İstanbul Barosu hiçbir davada taraf değildir. Geçmişte ne denli kirli eylem ve ne denli insan hakkı ihlali varsa ortaya dökülmeli, ne kadar karanlık varsa üstüne gidilmelidir. İnsan haklarına ve hukuka saygı için bunlar yapılmalıdır. Dil, din, renk, ırk, mezhep farkı gözetmeden tüm insanlarımızın bir arada barış ve huzur içinde yaşadığı ülkemizde böylesine olaylar hukuk devleti ve demokrasimiz adına oldukça acı ve utanç verici bir durumdur. Ancak tüm bunlar yapılırken hukuk devleti ilkelerine ve yasalara uyulması konusunda hassas olduğumuz bilinmeli ve dikkat çektiğimiz hususlara da kesinlikle uyulmalıdır.

İsteğimiz kişi ve kurum ayırmaksızın hukuk içinde kalınarak hukukun uygulanması ve adil bir yargılamanın sağlanmasıdır. O nedenle de bire bir sanıklara ve şüphelilere uygulanan yöntem ve yasa dışılıkları değil, genelleşen ve bir yöntem haline gelen yasa dışılıkları dile getirmekteyiz.  Kendilerini İstanbul Barosu’na karşıt görenlerin de bir gün benzer durumlarla karşı karşıya kalması halinde aynı tepkileri göstereceğimiz bilinmelidir. 

Zira İstanbul Barosu tarihsel geçmişinden gelen duyarlılıkla inisiyatif kullanmaktadır. Nerede hukuksuzluk, insan hakları ihlali ve savunma hakkı ihlali var ise İstanbul Barosu olarak hep karşısındayız. Bu durum böyle bilinmelidir.

ANAYASA MAHKEMESİNDE BEKLEYEN DAVALAR

Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi Başkanının yüksek mahkemenin yeni binasına taşındıktan sonra işlemlerin ve kararların daha da hızlanacağı, önümüzdeki süreçte daha etkin olunacağı ve iki ayda gerekçe yayımlayacağı yolundaki açıklamalarına karşın 6 -7 yıldan beri önünde bekleyen ve kapağı dahi açılmayan dava dosyalarının varlığı bilinmektedir. Yargının sorunlarının çözülmesi ile hızlanması tabiî ki bizim de öncelikli isteğimizdir. Ancak bekleyen ve çok uzun zamandan beri gündeme alınmayan bu dosyaların neden bekletildiği ve ne zaman gündeme alınarak sonuçlandırılacağı sorusu akla gelmektedir.

Yasada bu davaların hangi sürede gündeme alınacağı ile ilgili bir süre yer almamakta ise de geçen süre akla zarar niteliktedir. Hukukun Üstünlüğü İlkesine ve Adil Yargılanma Hakkına aykırı olan bu duruma da yüksek mahkemenin ve kamuoyunun dikkatlini çekmek istiyoruz.

TÜBİTAK OLAYI 

Yine bir başka konu da son günlerde bilim dünyasında yaşanan “şok” ile ilgilidir. Bir bilim yuvası olması gereken TÜBİTAK, Orta Çağ’da Katolik kilisesinin ve papalığın Galilei’ye uyguladığı baskı, sansür ve hatta zulümle eş değer bir baskıyı, bilimin ve çağdaşlığın turnusol kâğıdı olan Darwin’i sansürleyerek gerçekleştirmiştir. UNESCO’nun, 200’üncü doğum yıldönümü ve “Türlerin Kökeni” adlı eserinin yayımlanmasının 150’nci yılı nedeniyle 2009’u “Darwin Yılı” ilan etmesine ve Evrim teorisiyle bütün bilim dünyasından saygı görmesine karşın Darwin’in sansür edilmesiyle ilgili olarak siyasi iktidar herhangi bir açıklama yapma gereği duymamıştır. Bu tutum bizlere Darwin’in aslında salt TÜBİTAK’ın değil siyasi iktidarın da kara listesinde yer aldığını ifade etmektedir. Siyasi iktidar, Darwin ve evrim teorisi üzerinden, bilime yapılan bu saldırıyı görmezden gelerek Ulu Önder Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” sözünde vurguladığı biçimiyle yaşamdaki en gerçek yol göstericinin bilim olması gereğini ve gerçeğini görmezden gelmiştir. Aslında bu durum bilim toplumu olmaktan ne denli geriye düştüğümüzü de açıkça gözler önüne sermiştir.

Sansür olayını gerçekleştiren kişilerin hükümet tarafından bu göreve getirilmiş olmaları, sayısız mahkeme kararına karşın eski yöneticilerin görevlerine iade edilmemeleri ve ilgili yasanın değiştirilerek Kurum’un özerkliğine son verilmesi, kısaca Devlet’in her kademesindeki kadrolaşmanın TÜBİTAK bünyesinde de yaşanması, bu olayın asıl etkeni olduğu açıkça görülmektedir.           

EKONOMİK KRİZ, İŞÇİ VE EMEKÇİ KIYIMI

Sayın Basın Mensupları

Hepinizin malumu olduğu üzere bütün dünya ile birlikte Türkiye de olağanüstü günler yaşanmaktadır. Ekonomik buhran, söylenenin aksine teğet geçmemiş, emek ve sermaye kesimini birlikte ve tam ortadan vurmuştur. Bununla beraber son derece açıktır ki söz konusu küresel buhran, öncelikle, işveren konumundaki sermaye kesimini değil, işçi konumundaki emek kesimini etkilemiştir. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde de belirtildiği üzere çalışma ve işini seçme özgürlüğünün temel insan hakkı olarak kabul edildiği, bütün bu hakların; çağdaş, insan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk devleti tarafından anayasal güvence altına alındığı göz önünde bulundurulursa her şeyden önce açıkça görülecektir ki “EMEĞE saygı İNSANA saygı demektir”. Birey için toplum düşüncesinin bugün için genel kabul gördüğü de düşünülürse sosyal, siyasal ve ekonomik bir organizma olan Devlet’in kendiliğinden, taşıdığı sorumluluklar nedeniyle işsizlerin, emeklilerin, işçilerin kısaca tüm çalışanların yaşam standartlarını yükseltecek, yaşam zorluklarını giderecek ve de borç yüklerini azaltacak önemli adımlar atması ve etkin tedbirler alması gerektiği açıkça görülecektir.   

YEREL SEÇİMLER VE SONUÇLARI KONUSUNDA

YETKİLİ ORGANLARI GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ

Bilindiği gibi ulus iradesinin tam ve gerçek biçimde sağlıklı olarak ortaya çıktığı bir seçimin yapılması ve yurttaşların kafalarında bir kuşku olmaması, demokratik ve sosyal hukuk devletinin olmazsa olmaz koşullarındandır.

Bunun için de tüm seçim süreci hukuk kurallarına ve yasalara uygun olmalıdır. Oysa 29 Mart seçiminde hiçbir seçimde olmadığı kadar iktidarın tüm olanakları seçim sürecini etkilemek için kullanılmıştır. Bu seçim öncesinde devletin olanakları da kullanılarak tüm yurt genelinde yapılan yardımlar ve siyasi iktidarın yerel yönetimlere talip olanların daha iyi hizmet alabilmeleri için kendilerinden olmak gerektiği yönündeki açıklamaları ve yapılan baskılar ile özgürlüklerin kısıtlanması yasaya uygun olmadığı gibi ciddi sıkıntılar yaratmıştır.

Yaşanan seçim sürecinin çok önemli siyasal ve sosyal sonuçlar doğuracağı da ortadadır. Bu anlamda sandık güvenliğinin sağlanması, oyların sağlıklı biçimde sayılması, sandık sonuçlarının tam ve eksiksiz, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde kamuoyuna yansıtılması önem kazanmıştır. Bu durum seçim sonrasında yeni tartışmaları ve kuşkuları da beraberinde getirecek ve bu konuda ileri sürülecek her türlü iddia ülkede ciddi siyasal ve sosyal sorunlar yaratacak, zaten var olan gerginliklere yenilerinin eklenmesine yol açacaktır.

Bu nedenle de bu güne kadarki hayali seçmen, birden fazla yerde kayıtlı seçmen ile mükerrer oy gibi konularda duyarlı olunmalı ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki Kanunun ilgili hükümlerindeki yaptırımlar objektif olarak her aşamada dikkate alınarak ayırım yapmaksızın herkese uygulanmalıdır. Keza sandık sonuçlarını tespit eden tutanaklar ile bilgisayar sonuçları mutlak surette kontrol edilerek karşılaştırılmalı ve sonuçların sağlıklı olduğundan emin olunduktan sonra Yüksek Seçim Kurulunca kamuoyu ile paylaşılmalıdır. 

Yukarıdaki konulardaki görüşlerimizi siz basın mensupları aracılığıyla kamuoyu ile paylaşıyoruz.

SAYGILARIMIZLA...

Galeri

Kategori:Haberler
Hukuk İçinde Kalınarak Adil Yargılanma Sağlanmalıdır | İstanbul Barosu