Göç ve Yoksulluk Kesişiminde İnsan Onurunun Korunması Devletin Anayasal Yükümlülüğüdür

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından ilan edilen 18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü, göçün bir tercih değil; çoğu zaman onurlu, güvenli ve barış içinde bir yaşam arayışının sonucu olduğunu hatırlatmaktadır. Ancak bu yolculuk, çok kez tehlikeli, güvencesiz ve yoksulluğu derinleştiren bir sürecin başlangıcıdır.
Derin yoksulluk içindeki mülteci ve göçmenler; kayda erişimin yanı sıra barınma, çalışma, sağlık ve eğitim gibi en temel haklara erişimde çok katmanlı engellerle karşı karşıya kalmaktadır. Kayıt dışı ve güvencesiz çalıştırılma, ayrımcılık ve dil bariyeri, bireyleri hem sömürüye hem de kalıcı bir yoksulluk döngüsüne mahkum etmektedir.
Bu koşullar altında özellikle mülteci çocukların ebeveynlerinin statülerine ilişkin alınan idari kararlar gerekçe gösterilerek eğitim hakkı fiilen ortadan kalkmakta; mülteciler bakımından ise gerek uluslararası koruma altındakilerin yasal hakları olan genel sağlık sigortası aktivasyonuna erişimleri normlar hiyerarşisine aykırı olarak idari kararlara engellenmekte, gerekse geçici koruma altındakilerin 2026’dan itibaren sağlığa erişimlerine ciddi kısıtlar getirilerek sağlık hizmetlerine erişim gecikmekte ya da tamamen engellenmektedir. Göçmenlik ve yoksulluk yan yana geldiğinde insan onuruna yaraşır şekilde yaşam hakkı daha da görünmez kılınmaktadır.
İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Derin Yoksulluk Alt Çalışma Grubu olarak, biliyoruz ki göçmenlerin yoksulluğa mahkum edilmediği, ayrımcılıktan korunarak temel haklara eşit erişebildiği bir toplumsal düzen mümkündür.
Bu düzenin sağlanması bir tercih değil; Anayasa ve uluslararası insan hakları sözleşmelerinde güvence altına alınan sosyal devlet ilkesi gereği, devletin hukuki yükümlülüğüdür.


