İstanbul Barosu LogoİSTANBUL BAROSU
“Herhalde dünyada bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.”M. Kemal ATATÜRK

Egemenlik Ve Bağımsızlık Belgesi 85. Yılında Lozan Anlaşması

İstanbul Barosunca Lozan Anlaşmasının 85. yılı nedeniyle “Egemenlik ve Bağımsızlık Belgesi 85. Yılında Lozan Anlaşması” konulu bir panel düzenlendi.

Egemenlik Ve Bağımsızlık Belgesi
85. Yılında Lozan Anlaşması

İstanbul Barosunca Lozan Anlaşmasının 85. yılı nedeniyle “Egemenlik ve Bağımsızlık Belgesi 85. Yılında Lozan Anlaşması” konulu bir panel düzenlendi.

 

22 Temmuz 2008 Salı günü saat 17.30’da Orhan Apaydın Konferans Salonunda düzenlenen panelde bilim adamları ve uzmanlar Lozan anlaşmasının çeşitli yönlerine ilişkin değerlendirmeler yaptılar.

 

Panelin açılış konuşmasını yapan İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Mehmet Durakoğlu, “Lozan Anlaşması, ‘hasta adam’ diye nitelenen ve teorik olarak savaştan yenik çıkan bir ulusun hastalığı ve yenikliği kabul etmediği bir aşamanın ayak diremesidir” dedi.

 

Lozan Anlaşmasıyla Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığını kazandığını, kapitülasyonların zincirlerini kırdığını kaydeden Durakoğlu, Lozan Anlaşması aynı zamanda Türkiye’nin dünya uluslar ailesinin onurlu ve eşit bir üyesi olmasının bir başkaldırısı olduğunu vurguladı.

 

Durakoğlu, dünyaya kendimizi bir büyük ulus olarak tescil ettirmenin bir belgesi olan Lozan Anlaşmasını unutmayacaklarını, unutturmayacaklarını bildirdi.  

 

Paneli yöneten İstanbul Barosu Genel Sekreteri Av. Hüseyin Özbek, panel konuşmacılarını tanıttıktan sonra Balkanlarda 15 yıl süren savaş sonucunda Türk ulusunun çok dar bir alana hapsedildiğini, ama bu alanda verilen ulusal kurtuluş savaşından sonra 24 Temmuzda Lozan Anlaşmasıyla yeni bir devlet kurulduğunu bildirdi.

 

Büyük Atatürk’ün 24 Temmuzu, “Türk ulusunun varlığına kastetmiş bir suikastın son bulduğu tarih” olarak nitelediğini belirten Özbek, bu tarihin Türk ulusunun ulusal onurunun, bağımsızlığının, egemenliğinin yeniden uluslararası kayda geçirildiği tarih olduğunu belirtti.

 

Özbek, Atatürk’ün asırlık hesapların görüldüğü yer olarak nitelediği Lozan’ı Batılıların kolay kolay içine sindiremediğini, onların gözünde hala şark sorunu olarak görüldüğünü ve günümüzde ise bu sorunun yeni senaryolarına rastlamanın mümkün olduğunu anlattı.

 

Panelde ilk sözü alan Adnan Menderes Üniversitesi Nazilli İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Yücel Bozdağlıoğlu, Lozan Anlaşması görüşmelerine ilişkin yerli ve yabancı pek çok kaynak incelediğini, Batılı kaynakların olaya bakış açılarının çok farklı olduğunu, müzakerelerin sonucunda ortaya çıkan anlaşmayla gerçekten olanaksız bir şeyin başarıldığına inandığını bildirdi.

 

Konuyu diplomasi açısından değerlendirmeye çalışacağını belirten Bozdağlıoğlu, Lozan’a giden Türk heyetinin elinde sadece misak-ı milli ve Atatürk’ün “Batılılarca dayatılacak Ermeni yurdu isteminin reddi” kapitülasyonlar kaldırılsın” talimatı ile iki kırmızıçizgi bulunduğunu, Türk heyetinin Mudanya Mütarekesinden, müttefiklerin ise Mondros’tan gelerek masaya oturduklarını söyledi.

 

Lozan konferansında Türkiye’nin Sovyetlere yaklaşarak elini güçlendirdiğini kaydeden Bozdağlıoğlu, müttefiklerin Sevr’i makyajlayarak yeniden Türkiye’ye kabul ettirmeye çalıştıklarını, ancak müttefikler iç sorunları nedeniyle kendi aralarında tam bir anlaşma sağlayamadıklarını bildirdi. 

 

 Çok olumsuz koşullar altında Türkiye’nin böyle bir anlaşmayı imzalamasının çok büyük bir başarı olduğunu vurgulayan Bozdağlıoğlu, Türkiye konusunda uzman bir yazarın Lozan antlaşmasını beş maddede şöyle özetlediğini anlattı:

 

1-    Lozan’da yürütülen Türk politikası hayalî ve sistem karşıtı bir politika değil gerçekçi bir politikadır. Yani emperyalist ve değişimci bir amacı yoktur.

2-    Becerikli bir diplomasi yürütülmüştür.

3-    Uluslararası sınırlamaların farkında olunarak, gerçekler bilinerek diplomasi yürütülmüştür.

4-    Uluslararası güç dengesinin farkında olunmuştur. O zamanlar sivrilmeye başlayan Sovyetler faktörü Türkiye tarafından çok iyi kullanılmıştır.

5-    Ulusal çıkarlar çok net bir şekilde tanımlanmış ve sonuna kadar ödün verilmeden savunulmuştur.

 

Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Engin Berber, TBMM Dışişleri Bakanı ve Lozan Heyeti Başkanı İsmet Paşa’nın Lozan’a 14 maddelik bir talimatla gittiğinin bilindiğini, azınlıklarla ilgili talimatın ise iki kelimeden oluşan bir tümce olan “Esas Mübadeledir”den ibaret bulunduğunu söyledi.

 

“Esas mübadeledir” talimatının sorgulanması gerektiğini kaydeden Berber, bu konuda şunları söyledi: “Bizce böyle denmesinin üç temel sebebi vardı. Bunlardan ilki büyük devletlerin azınlıkları koruma bahanesiyle Osmanlı devletine müdahale ettikleri gibi henüz adı konmamış olan yeni Türkiye devletine olası müdahalelerini önlemek. İkincisi Yunan yayılmacılığının nefesini kesmek ve üçüncüsü yeni Türkiye devletine din bakımından olabildiğince türdeş yani nüfusunun büyük bir kısmı Müslümanlardan oluşan bir ulus yaratmak.

 

1939 tarihli iskân kanununda kimlerin Türkiye’ye göçmen olarak kabul edilmeyecekleri sayılırken Türk olmayanlar değil, Türk kültürüne bağlı olmayanlar ibaresi kullanılmıştır.

Açıkçası Müslümanlık Türk kültürünün olmazsa olmaz bir parçası sayılmıştır. Böylece mübadele uygulamasından başlamak üzere Türkiye’nin ırk olarak Türk olmadıkları veya Türkçe bilmedikleri halde değişik halkları 80 küsur yıldır neden göçmen kabul ettiği ortaya çıkmış oluyor.” 

 

Lozan Mübadele Alt Komisyonunda hazırlanan sözleşmenin 30 Ocak 1923 tarihinde kabul edildiğini belirten ve sözleşme hükümlerini özetleyen Prof. Dr. Berber, şu bilgiyi verdi:”Bir milyon kadar Rum savaşın sona ermesinden sonra Batı Anadolu’dan Yunanistan’a göç etti. Mübadele sözleşmesinin kabulünden sonra da 200 bin Rum Türkiye’den ayrıldı. İkinci aşamada yani 30 Ocak 1923’den sonra Yunanistan’dan gelen Türk sayısı ise 355 bindir. Mübadele İstanbul Rumlarını kapsamadı. Gökçeada ve Bozcaada’daki Rumlar da mübadele dışı kaldı.  Sorunlar mübadele sözleşmesiyle bitmiş değildir. Sorunlar aslında 10 Haziran 1930’da imzalanan Ankara Sözleşmesiyle bitmiştir.

 

Prof. Dr. Berber, konuşmasının son bölümünde mübadele konusunda yanlış bilinen ya da çeşitli iddialar taşıyan konular hakkında açıklama yaptı. Engin Berber, şunları söyledi:  Mübadeleyi etnik temizlik ya da etkin arındırma şeklinde sunmak gerçekliğe uygun düşmeyen son derece yakışıksız ve maksatlı bir tavırdır. Mübadeleyi bir insan hakları ihlali olarak sunmak da fevkalade sakıncalıdır. İnsan hakları hukuki ve insani bir boyutu olan konudur. Mübadeleye ilişkin sözleşme ve protokol imzalandığı sırada uluslararası hukukta insan haklarından ziyade azınlık hakları kavramı vurgulanmaktaydı. İnsan hakları kavramının hukuki niteliği 1948’de BM İnsan Hakları Sözleşmesiyle ortaya çıkmıştır. Öte yandan mübadelenin insani olmayan bir boyutu mutlaka vardır.

 

Ben zorunlu mübadelenin Ege havzasında barış ve istikrarı kuran son derece yerinde bir uygulama olduğunu düşünüyorum. Yapılmamış olsaydı Yunan ordusunun İzmir’i işgaliyle başlayıp üç buçuk yıl kanlı boğazlaşmanın tarafı olmuş bu insanların hiçbir şey olmamış gibi nasıl bir arada yaşayabileceği sorusuna verebileceğim mantıklı bir yanıtım yoktur.

 

Bu uygulamaya neden olan sebebin ne olduğudur. Bu gözden kaçmaktadır. Osmanlı devletinin uyruğundan olup İstanbul Batı Anadolu ve Doğu Trakya’da ikamet etmekte olan on binlerce Rum 1919 -1922 yılları arasında her türlü hak ve hukuku ihlal ederek Türkiye’yi işgal eden Yunan ordusuna asker yazılmıştır ve ceza hukukuna göre bu suçtur ve bu suçun adı da vatana ihanettir. Sadece yunan ordusuna asker yazılmakla kalmamış, 20 bin kişiden oluşan bir milis gücü de oluşturmuşlardır. İşte zorunlu mübadelenin temelinde bunlar vardır.”

 

Rodop Türk Kadınlar Birliği Başkanı Hülya Emin, Batı Trakya Türklerinin Lozan Anlaşmasının azınlığın haklarını koruyan hükümlerini bir anayasa olarak nitelendirdiklerini, çünkü bu hükümlerin onlara vatandaş olmanın yanı sıra pozitif haklar dediğimiz hakları da sağladığını bildirdi.

 

1923 mübadelesinden sonra Batı Trakya Türklerinin pozitif haklardan yeterince yararlanamadığına dikkat çeken Hülya Emin şöyle devam etti: “Bu konuda karanlık bir tabloyla karşı karşıya kalıyoruz. Lozan Anlaşmasında azınlıkların korunmasına ilişkin hükümler 37’den 45’e kadar olan maddelerde yer alıyor. Lozan anlaşmasının 37. maddesinin Yunanistan tarafından ciddi şekilde ihlal edildiğini görüyoruz. Yunanistan 1923 den beri Lozan Anlaşmasını yeni yasa ve yönetmeliklerle delmeye çalışıyor.

...

Lozan’ın 38. maddesine göre, Batı Trakya Türk azınlığına dini liderini seçme özgürlüğü hiçbir zaman tanınmıyor. Aynı maddeye göre, dolaşım özgürlüğünde de iç acıtıcı örnekler yaşanıyor. 1950’lerden sonra yasak bölge uygulaması başlıyor. Günümüzde bu yasak bölgenin kaldırıldığı söyleniyor, ancak durum böyle değil. Çünkü yasak bölgeyi belirleyen yasa hala yürürlükte ve kaldırılmış değil. Yunan Vatandaşlık Yasası’nın 19. maddesi dolaşım özgürlüğüne en büyük engeldir. Bu yasa yüzünden 60 bin Türk Yunan vatandaşlığını kaybetti. Bu ırkçı yasa yakın bir tarihte kaldırıldı.

...

Anlaşmanın 39. maddesi yasalar önünde eşitliği öngörüyor. Bu kavram da ne yazık ki Batı Trakya Türk azınlığı için uzak bir kavram. 1991 yılında yasa önünde eşitlik uygulamasını vatandaşlık bağlamında kendisini hissettirmeye başladığını gördük. Azınlıkların kamu hizmetinde görev almaları ise çok sınırlı, şimdilik %1 dolayında, ancak bunun %5’e yükseltileceğine dair çalışmalar var.

...

Anlaşmanın 40. maddesi sosyal faaliyetlere ilişkin hükümler taşımaktadır. Ancak Albaylar Cuntası bu maddenin uygulanmasını büyük ölçüde engellemiştir. Demokrasiye dönüş çalışmaları sırasında iyileştirmeler görülmüş ve son zamanlarda yasalaşan vakıflar yasasıyla bazı haklar elde edilmişse de yine de maddenin özüne uygun yeterlilikte değildir.

...

41. madde ise eğitimle ilgilidir. Bu maddeye göre Müslüman azınlık ana dilde eğitim hakkına sahiptir. Bu hakkın da tam anlamıyla kullanıldığını söylemek zordur.

 

Sonuç olarak Lozan Anlaşması, Batı Trakya Türklerine pozitif haklar sağlıyor. Onlara eğitim, dini kuruluşları, vakıf malları, vakıf kuruluşları ile ilgili özerklik tanıyor. Ancak bugünkü uygulama, ne yazık ki bu hakların kullanılamadığı, bu hakların ciddi bir şekilde ihlal edildiği şeklindedir.”

 

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Devletler Özel Hukuku Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sibel Özel de Lozan Anlaşmasının azınlık haklarına ilişkin bilgilendirme yaptı.

 

Lozan görüşmelerinde en çok azınlık kategorisine kimlerin gireceği üzerinde tartışmalar yapıldığını ve sonuçta Türk heyetinin savunduğu din temeline dayalı azınlık kavramının kabul edildiğini belirten Özel, “Azınlık vatandaş olduğu için tüm temel haklardan bir vatandaş gibi o da yararlanacaktır. Öncelikle azınlıklar diğer vatandaşlarla eşit muameleye tabi tutulacak, ayrım yapılmayacak ve bunlar yasal güvence altına alınacaktır. Azınlıkların azınlık haklarını kullanış biçimleri de sözleşmede yer almıştır” dedi. 

 

Negatif hakların azınlıkları vatandaşlarla eşit duruma getirdiğini, bir de pozitif haklar bulunduğunu hatırlatan ve Sözleşmenin 40. maddesini bu açıdan değerlendiren Sibel Özel şöyle konuştu: “Söz konusu maddeye göre, azınlıklara pozitif ayrımcılık uygulanabilecek ve onlara azınlık olmalarından kaynaklanan bazı ayrıcalıklar yani ilave haklar verilecek. Pozitif haklar bu anlamda baktığımızda ilave haklar olarak, çoğunluğa verilmeyen bazı hakların azınlık oldukları için azınlık kategorisindeki kişilere verilmesi anlamını taşıyor. 40. maddeye baktığımızda asla pozitif hak yok, negatif haklar var. 40. maddede azınlıklara Müslüman Türk halkıyla eşit haklar verilmiş. Bu açıdan bakıldığında 40. maddeyle gayrimüslim azınlıklara yeni cemaat vakfı kurma hakkı verilmiyor. Anayasa ve Medeni Kanun belirli bir ırk ya da cemaat mensubunu desteklemek amacıyla vakıf kurmayı yasaklıyor. Bu yasak herkes için geçerli, dolayısıyla örneğin Türk ırkını desteklemek için vakıf kurulamaz. Kürt, Çerkez yada bir başka ırkı desteklemek için vakıf kurulamaz. Müslüman cemaatlerini desteklemek için de vakıf kurulamaz. Bu yasaklar azınlıklar için de geçerlidir, onlar da dini cemaat vakfı kuramayacaklardır. Bu açıdan Lozan’ın 40. maddesi yanlış anlaşılıyor ve sanki azınlıklara istediklerini yapabilecekleri bir pozitif hak tanınmış, yani çoğunluğa dahi tanınmamış ayrıcalıkların onlara verilmiş olduğu izlenimi yaratıyor ki bu çok yanlıştır. 40. madde hakları çok açık negatif haklardır.

...

Çok taraflı bir sözleşme olan Lozan’da 45. madde sadece Türkiye ve Yunanistan’daki azınlıkların haklarını garanti altına almak için getirilmiştir.  Bu maddeye göre karşılıklılık ilkesi, hakların kullanılmasında ele alınacak bir kavramdır. Negatif haklarda karşılıklılık olmaz, karşılıklılık pozitif haklar konusunda uygulanır. Bu ne demek? Azınlık haklarıyla ilgili her durumda karşılıklılığa bakılacak. Yani Yunanistan’da azınlık haklarının çerçevesi bu noktada nedir, ne verilmiştir, bunun belirlenmesi gerekir.”

 

Türk ve Yunan vakıf yasalarına da değinen Doç. Dr. Özel, aynı zaman diliminde iki tarafta da Vakıf Yasası çıktığını, Türkiye’dekinin genel bir vakıf yasası, Yunanistan’dakinin ise Trakya bölgesine ilişkin sınırlı bir yasa olduğunu belirtti.

 

Türk Vakıf Yasası’nın Lozan’a atıf yapmadığını, Yunanistan’ın Vakıf Yasasının ise açıkça Lozan’a atıf yaptığını hatırlatan Özel, şöyle konuştu: “Türkiye’deki azınlık statüsündeki Rum vakıflarına ne gibi haklar verilip verilmeyeceği konusunda biz Yunanistan’ın vakıflar yasasına bakmak zorundayız. Türk Vakfılar yasasına göre azınlık vakıflarına hiçbir sınırlama getirilmemiştir. Yunanistan yasasına baktığımızda karşılıklılık ilkesine aykırı olarak bazı sınırlamalar yapıldığını görmekteyiz”.

 

2008 yılında din temeline dayalı bir azınlık tanımının –Venizelos’un o tarihteki deyimiyle-  çağ dışı mıdır? Sorusuna yanıt arayan Sibel Özel, “Günümüz hukukunda emredici bir azınlık tanımı bulunmaktadır, dolayısıyla kimlerin azınlık olacağına karar verme yetkisinin egemen devletlere ait bulunmaktadır. Burada sözü edilen azınlık kavramı sosyolojik değil hukuki azınlık kavramıdır. Bu nedenle Türkiye’nin imzaladığı tüm sözleşmelerde azınlık tanımını Lozan’daki anlamıyla algıladığı çekincesini koymaktadır ki, bu da çok doğrudur. Günümüz anlayışında artık azınlık hukuku temel insan hakları çerçevesinde değerlendirilmektedir” dedi.

 

Konuşmaların tamamlanmasından sonra konuşmacılar, katılımcıların sorularını yanıtladılar.

 

Panelin sona ermesi üzerine İstanbul Barosu Genel Sekreteri Av. Hüseyin Özbek ve Yönetim Kurulu Üyesi Av. Mehmet Nuri Karahan konuşmacılara çeşitli armağanlar sundular.

Galeri

Kategori:Haberler