Dünya Çevre Günü
Yeni bir insan hakkı olarak son yıllarda uluslararası belge ve

Yeni bir insan hakkı olarak son yıllarda uluslararası belge ve anayasalara giren ve çevre korumanın en etkili ve önemli hukuksal aracını oluşturan çevre hakkı, çevre hukukunun, ulusal alanda olduğu kadar, uluslararası alanda da ortaya çıkan bir görüntüsüdür. Geleneksel insan hakları araçları ile önlenemeyen çevreye yönelik ihlâllerin aşılmasında çevre hakkı, insan haklarında evrimi sağlayan önemli bir özellikli hak türü olarak ortaya çıkmıştır.
Bilindiği üzere çevre hakkının dile getirildiği ilk toplantı Stockholm Konferansı olmuştur. 1972 tarihli“ Konferansın en önemli amacı ve hedefi; her ülkenin çevreye karşı sorumluluğunu kabul etmesi, insanın yeryüzündeki varlığını sürdürebilmesinin esas koşulu olduğu noktasında birleşilmesidir.“
Bildiri’nin ilk maddesinde “İnsan, onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları temel hakkına sahiptir” ilkesi yer almıştır.
Bu hakla ulaşılmak istenen, doğayı sömürü değil, uyum temelinde bugünkü ve gelecek kuşaklar için yaşamaya elverişli kılarak herkesin ondan eşit yararlanması hedefidir. Çevre hakkı ile diğer haklar arasında görülen çatışmalar, çevre hakkının, yani insanın var olma ve yaşamını sürdürme hakkının yararına dengelenmelidir.
Çevre hakkı, Toplumsal yaşama katılanların tümünün çabalarını birleştirmesiyle gerçekleşebilir. Çevre hakkı sahipleri, çevrelerindeki “olumsuz” etkilerden korunma, “olumlu” etkileri de isteme olanağına sahiptirler.
Çevre sorunlarının çözümü ve çevrenin korunup geliştirilmesindeki “ortak yarar“ nedeniyle “halkın katılımı” konusu özel önem taşımaktadır. Bu katılım yalnızca bireylerin çevreyi kirletmeme gibi bir takım yasaklara uyma şeklindeki tutumla değil, aynı zamanda katılımın en ileri ve en etkili yolu olan aktif tavır takınmakla da gerçekleşebilir.
Türkiye’de karar alma sürecinin herhangi bir aşamasına “halkın katılımını” sağlayacak mekanizmalar henüz benimsenmemiş ve kurumsallaştırılamamıştır. Katılımı sağlayacak bu mekanizmalar öncelikle, sağlık, çevre, eğitim, kültür politikalarının oluşumunda bir eksiklik yaratmaktadır. Ailede, okulda, işyerinde egemen olan ilişki biçimleri; katılımı kısıtlayıcı, buyurucu egemenliğin kullanımı şeklinde ortaya çıkmaktadır.
1982 Anayasasının, 56. maddesi;
“Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.” hükmünü getirmiştir.
Anayasa’nın çevreye ilişkin en önemli maddesi 56. madde olmakla birlikte, Anayasa’nın 3, 43, 44, 45, 57, 63, 168, 169. maddeleri gibi birçok maddesi ile çevreyi koruyucu hükümler getirilmiştir.
Bilindiği üzere, kentsel toprakların plânsız ve bazı çıkar gruplarına yarar sağlayacak plânlar ile gelişmesi de çevre sorunlarını artıran nedenlerdendir. Gelişmekte olan ülkelerde kentler, genellikle endüstrileşme, kentleşme sorunları ve bunların getirdiği nüfus yoğunluğu, hava, su ve toprak kirlilikleri ile plânsız olarak gelişmektedir. Nüfusu fazla olan kentlerde bu sorunlar giderek artmakta ve kentler yaşanamaz hale gelmektedir.
Anayasa’nın 56. maddesinde yer alan çevre kavramı 63. maddede sözü edilen tarih, kültür ve tabiat varlıklarını da kapsayan geniş anlamda “ÇEVRE”dir.
2872 sayılı Çevre Kanunu’nun amacı;
– Bütün vatandaşların ortak varlığı olan çevrenin korunması, iyileştirilmesi,
– Kırsal ve kentsel alanda arazinin ve doğal kaynakların en uygun şekilde kullanılması ve korunması,
– Su, toprak ve hava kirlenmesinin önlenmesi,
– Ülkenin bitki ve hayvan varlığı ile doğal ve tarihsel zenginliklerinin korunarak, bugünkü ve gelecek kuşakların sağlık, uygarlık ve yaşam düzeyinin geliştirilmesi ve güvence altına alınması için yapılacak düzenlemeleri ve alınacak önlemleri ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleriyle uyumlu olarak belirli hukukî ve teknik esaslara göre düzenlemek, olarak belirlenmiştir.
“Çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan gerçek ve tüzel kişiler idarî makamlara başvurarak bu faaliyetin durdurulmasını isteyebilirler.
Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun “Çevre Koruma ve Sürdürülebilir Kalkınma Hukuku İlkelerine göre,
“Devletler plânlanan bir faaliyetten önemli ölçüde etkilenebilecek bütün kişileri zamanında haberdar edecek, onlara idarî ve kazaî süreçlere ulaşmada ve sürdürmede eşit hak tanıyacaktır.”
Paris Şartı, çevre konusunda halkın bilgilendirilmesini, çevreyi düzeltici girişimlerde bulunabilmenin önkoşulu saymaktadır.
Helsinki Belgesi’nde ise: devletler, çevre plânlaması ve karar alımında katılımı sağlamak için uygun adımlar atmayı taahhüt etmektedir.
Çevre hakkının gerçekleştirilmesinde, çevre ile ilgili karar ve önlemlerden etkilenebilecek birey ya da grupların bu karar ve önlemler hakkında bilgilendirilmesi temel bir gerekliliktir.
Halkın çevre ile ilgili idarî faaliyetlere katılımı; tepki gösterme, birlikte hazırlık çalışması, danışma, karara katılma ve çevre yönetimine katılma biçiminde gerçekleşebilir.
Halkın çevre ile ilgili idarî faaliyetlere katılımının demokratikleşme sürecindeki önemi de göz ardı edilmemesi gereken hususlardandır. Çeşitli yollardan açıklanan halk desteği, yöneticilerin kararlarına, plân ve projelerine meşruiyet kazandırdığı gibi belli sınırlama ve yükümlülükler getiren düzenlemelere güç de vermektedir.
Bunun yanı sıra kararın kamuoyunda tartışılması toplumda geniş bir görüş birliğinin oluşmasına ve çatışan çıkarların uzlaştırılmasına yardım edebilir.
2872 sayılı Çevre Kanunu’nda çevre, bütün vatandaşların ortak varlığı olup, hava, su, toprak, bitki ve hayvan varlığı ile doğal ve tarihsel zenginliklerle sınırlanmaktadır.
“Fiziksel Çevre” diyebileceğimiz bu unsurların üzerinde insan ilişkilerinin bütününün oluştuğu “Toplumsal Çevre”nin etkisi büyüktür. En basit komşuluk ilişkilerinden başlayarak alışverişe, eğitime, çalışma koşullarının, örgütlenmeye kadar uzanan ve toplumsal yaşam koşullarını belirleyen bu ilişkiler ve davranışlar toplumsal çevrenin ifadesidir.
Fiziksel çevre ile toplumsal çevre birbirini etkilemekte ve tamamlamaktadır. Çevre yönetiminde toplumun bütün unsurlarının varlığı önemlidir. Çevre sorunlarını yaşayanların, kendi çevreleriyle ilgili kararlarda söz sahibi olmaları, fiziksel çevrenin korunması ve geliştirilmesi, alınan kararların onu yaşayanlar tarafından benimsenerek sürdürülmesi bir zorunluluktur. Herkesin ortak malı olan çevrenin yönetimi, yine herkesin katılımı ile olmalıdır.
Sivil toplum kuruluşlarının katılımcı demokrasinin gelişmesinde ve şekillenmesinde önemleri bilinmektedir. Hükümetten ve toplumun diğer kesimlerinden bağımsızdırlar. Aynı zamanda sahip oldukları çeşitli uzmanlık tecrübeleri ile sürdürülebilir kalkınmadaki rolleri önemlidir. Kâr amacı gütmeyen bu kuruluşlar, yörelerindeki çevre sorunlarıyla güçleri yettiğince uğraşmaktadırlar.
Hayvan haklarına saygı zorunlu olarak insan haklarına da saygı demektir. İnsan için yaşamın bütün biçimlerine saygı ödevi olmalıdır. Bu saygı, bütün canlı varlıkların birliğine ve çeşitliliğine olduğu gibi, hayvanın onuruna karşı da kendini göstermektedir.
1--Bugün Dünya Çevre Günü’nde TBMM.de görüşülecek “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun” Tasarısı da Anayasamıza diğer kanunlara ve imzaladığımız Uluslararası sözleşmelere aykırılık içermektedir..
2-TBMM Genel Kurul gündeminde bulunan “Hayvanları Koruma Kanunu Tasarısı”, hayvanların korunması ve yaşama haklarının güvence altına alınması amacını taşımalıdır. Bu konuda birçok çekincemiz bulunmaktadır. Tasarı mevcut haliyle kanunlaşmamalıdır.
Tüm bu açıklamaların ışığında;
Son günlerde ülke çapında yapılan İstanbul Taksim Gezi Parkı Projesini protesto eylemlerindeki uygulamalar, halkın kullanmak istediği Çevre Hakkı kapsamında ki talepleri karşısında yaşananlar açık bir insan hakları ihlali olup Anayasa, yasa ve Türkiye olarak imzaladığımız uluslararası sözleşmelere aykırılık teşkil etmektedir.
Halk, Kentli olarak haklı taleplerini yetkililere iletmelerine rağmen dikkate alınmamış ve fiziki şiddete maruz kalmıştır. Tüm dünya ülkelerinde geniş yankı bulan görüntüler ülkemiz adına hoş olmamıştır.
Vatandaşların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını sağlamakla görevli yetkililer tarafından vatandaşlara uygulanan tazyikli su, biber gazı gibi vs. değişik gazlar insan sağlığını ve hayatını tehlikeye soktuğu gibi o ortamda yaşayan hayvan, bitki gibi her türlü canlıyı da olumsuz etkilemiştir.
Ulusal politikaların tespiti sırasında uluslararası ilişki ve anlayışlarda görülen çağdaş unsurlar göz önünde bulundurulmalı; ilgili sektör temsilcilerinin, bilimsel kuruluşların ve meslek odaları, vakıf, dernek ve platformların çevreye ilişkin konulardaki önerileri değerlendirilmelidir.
Saygı ile kamuoyuna sunarız. 05.06.2013
İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI
Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu


