İstanbul Barosu LogoİSTANBUL BAROSU
“Herhalde dünyada bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir.”M. Kemal ATATÜRK

Başkan Aydın:”İnsan Hakları, Hukukun Üstünlüğü Ve Hukuk Devleti İlkelerinden Asla Taviz Vermeyeceğiz”

İstanbul Barosu Başkanı Av. Muammer Aydın Başkan seçildikten sonraki ilk basın toplantısını yaptı. 11 Kasım 2008 Salı günü Saat 11.00’daİstanbul Barosu Merkez Binada yapılan basın toplantısında Başkan Av. Muammer Aydın, ülkemizde son günlerde yaşanan olaylara değindi ve basın mensuplarının yönelttiği soruları yanıtladı.

Başkan Aydın:”İnsan Hakları, Hukukun Üstünlüğü Ve Hukuk Devleti İlkelerinden Asla Taviz Vermeyeceğiz”

İstanbul Barosu Başkanı Av. Muammer Aydın Başkan seçildikten sonraki ilk basın toplantısını yaptı. 11 Kasım 2008 Salı günü Saat 11.00’daİstanbul Barosu Merkez Binada yapılan basın toplantısında Başkan Av. Muammer Aydın, ülkemizde son günlerde yaşanan olaylara değindi ve basın mensuplarının yönelttiği soruları yanıtladı.

Basın toplantısında İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Dr. Selçuk Demirbulak, Yönetim kurulu Üyeleri Av. Hüseyin Özbek, Av. Turgay Demirci ve Av. Tayfun Aktaş da hazır bulundu.

İstanbul Barosu Başkanı Av. Muammer Aydın’ın basın toplantısında yaptığı açıklamalar şöyle:

Değerli Basın Mensupları...

Öncelikle hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyoruz,

Son günlerde ülkemizde yaşanan güncel birçok olay ve konudaki hassasiyetimizi belirtmek ve Güneydoğuda yaşanmakta olan ulusal birliğimizle üniter devlet yapımızı tehdit eder boyutlara ulaşan olaylarla başlamak istiyoruz.

TEST EDİLEN GÜNEYDOĞU

Ne yazıktır ki Güneydoğu bölgemizde çok önceden planlanmış olan ve her geçen gün geliştirilmekte olan “Sinsi ve Gizli Plan” yine ve yeniden gündemdedir. Ulusal birliğimizi ve Üniter yapıyı bozmaya çalışan bu eylem ve tavırlardan kazançlı çıkanların kimler olduğunu ve Emperyalist Güçlerin yaşanan olaylardaki etkilerini iyi anlamak gerekir.

Yaşanan olayların, ABD’nin Büyük Ortadoğu Planı (BOP) çerçevesinde uygulamaya geçilen alt planlardan yalnızca biri olduğu açıktır. Kamuoyuna AKP - DTP çekişmesi gibi sunulmak istenen olay aslında bu denli basit değildir. Gerçekte birileri perde arkasında kendi güçlerini test etmekte ve bir taşla iki kuş vurmayı amaçlamaktadır. Bu tahrikin ve tahrik sonucu gelişen olayların kardeşliğe, birlikteliğe ve de ortak yaşam koşullarına zarar verdiği ve bu durumda kaybedenin ulusumuz olduğu açıkça ortadadır. Yaşanan olayları halka mal etmek elbette doğru değildir. Ancak bu tür olayların zamanla halk içinde kökenlerin savaşına dönüşeceğini, 21. yüzyılda kökenlerin savaşının utanç verici olduğunu ve uzlaşılmaz engeller doğuracağını da akıllardan çıkarmamalıyız. Atatürk, Türkiye Cumhuriyet’ini kurduğunda vatan toprakları içinde her kökenden yurttaşımızın özgürce yaşayacağı, mutluluğu ve refahı paylaşacağı bir düzen tasarlamış bunu da başarmıştır. Bugün de bu düzeni muhafaza etmek her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının borcu ve görevidir.

Demokratik hakların saygı gördüğü, insan hakları ihlallerinin yaşanmadığı, iç ve dış sömürünün olmadığı, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlediği ülkelerde, siyasi iktidardan hoşnut olmayan yurttaşların demokratik tepkiler vermek suretiyle bu hoşnutsuzluklarını ifade etmeleri olağan ve gereklidir; ancak kepenk kapatmak, araba yakmak, çocukları ön saflara alarak gösteriler ve başkaldırı senaryoları düzenlemek, güvenlik güçlerine taş atmak ve benzeri her türlü eylem, demokratik tepkiler olarak yorumlanamaz. Zira iş yeri sahipleri kepenkleri kendi istedikleri için ve de demokratik bir tepki olsun diye değil birileri ve yasa dışı bir örgüt istiyor diye korkudan kapatmakta, yasa dışı örgüt güneydoğuda halk üzerinde büyük baskı ve tehditler oluşturmaktadır. Bu durumun görmezden gelinmesi ve demokratik tepki olarak algılanması büyük bir yanılgı olur.

Bölgede yasa dışı örgütün tehdit ve baskılarının önüne geçmek için gerekli yasal önlemlerin ivedi olarak alınması, bu yapılırken de sivil halkın temel hak ve özgürlüklerine hiçbir şekilde dokunmamak gerekmektedir. İçinde bulunduğumuz koşullarda gerçekleşmesi çok zor olan ancak demokratik bir devlette olması ve yapılması gereken de budur.

Uluslararası güçler, tek vücut olmuşçasına ülkemiz üzerinde çeşitli oyunlar oynamaktadırlar. Bunların en tehlikelisi Büyük Ortadoğu Projesidir. Bu noktada öncelikli hedefimiz ülkemizin tam bağımsız bir yapıya kavuşturulmasıdır. Cumhuriyetin, Atatürk İlke ve Devrimlerinin, Laik ve Sosyal Hukuk Devleti ilkelerimize bağlılığımızın sürmesi ve bu anlayışın her fırsatta her yeni adımda pekiştirilmesi gerekmektedir.

DEMOKRATİK CUMHURİYET TARTIŞMASI

Değerli Basın Mensupları...

Bir diğer güncel konu Demokratik Cumhuriyet tartışmasıdır. Bu tartışmalarla Cumhuriyetimizin nitelikleri ve içeriği değiştirilmek istenmektedir. Zira Türkiye Cumhuriyeti Devleti tartışmasız demokratik niteliktedir. Peki, o zaman istenen nedir? Amaçlanan ulus devlet anlayışımıza son vermek onun yerine ‘bölgeli devlet’ ya da “federe devlet” modelinin getirilmesi, dayatılmasıdır. Bu konuda hem ulus içinde daha doğrusu “siyasi zümre” içinde ve hem de dışarıda gerekli işbirliği sağlanmıştır. Bu işbirliğinin ürünü olan modeller ülkemize dayatılmakta ve terörün sonlandırılması için olmazsa olmaz çözüm önerileri olarak bizlere sunulmaktadır. Oysa bu modellerle amaçlanan terörün değil Ulusal Kurtuluş Savaşı ile kurmuş olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti’nin sonlandırılması ve Misak-ı Milli sınırlarının parçalanmasıdır ki, bu da felaket demektir.

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ

Değerli Basın Mensupları...

Bir diğer önemli sorun da yargı kararları ve özellikle ANAYASA MAHKEMESİ kararları karşısında siyasi iktidarın takındığı tutumdur. Siyasi iktidar kendini Anayasa ile belirlenen çizgiler içine çekmek yerine Anayasa’yı kendi çizgilerine çekmek istemektedir. Başbakanın daha birkaç gün önce Güngören İlçe Kongresinde yaptığı konuşma da bunu göstermektedir.

Bu konuşmada Sayın Başbakan, meyvenin olgunlaşmadan yenmeyeceğini belirtmekte ve dinleyenlere sabır önermektedir. Yani; Sayın Başbakan bekleyin Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini budayacağız ve TÜRBANI serbest bırakacağız demek istemektedir. Bu durum, kapatma davası sonucunda AKP’ye verilen para cezasının, gerçekte herhangi bir yaptırımının olmadığını ortaya koyan önemli bir örnektir. Siyasi iktidar genel ve yerel tüm kadroları ve anlayışı ile Laiklik ilkesine karşı bir odaklaşma içindedir. Konuşmalarındaki satır aralarından çıkan esas anlam budur.

Amaç, şeriat devletine giden yoldaki engelleri, toplumu alıştıra alıştıra aşmaktır. Siyasi iktidarın öncülüğünde TBMM’de başlatılan Anayasa değişikliği istemlerini ve bu yolda başlatılan çalışmaları, bu alanda atılmak istenen önemli ve tehlikeli bir adım olarak görüyoruz. Bilindiği üzere Anayasalar kolayca değiştirilen her gelen iktidarın kendine doğru yontacağı metinler değildir. Anayasa, bir toplum için “Uzlaşma Sözleşmesi”dir. Toplumun ve Kamunun birçok kurumuyla kavgalı olan bir anlayışın anahtar sözcüğü “uzlaşma” olan Anayasa’yı değiştirirken “ortak akılla” hareket etmesini beklemek iyi niyetli ve boş bir beklentidir. Oysa bu alanda gereksinim duyulan “ortak akıl” ülkeyi yönetenler için rehber olmalıdır.

ÜZMEZ OLAYI

Değerli Basın Mensupları...

Her fırsatta belirtmekten, anlatmaya çalışmaktan kendimizi alamadığımız önemli bir sorun daha mevcuttur. Bu sorun da yargı bağımsızlığı ilkesidir. Son günlerde yargı kararları kamuoyunda çok tartışılır hale gelmiştir. Hüseyin Üzmez olayındaki Adli Tıp Kurumu Raporu ise yargı bağımsızlığı ilkesinin yara aldığı bir başka boyuttur. Son 5 yıldan bu yana siyasi iktidarın anayasal kurumları ve bu arada yargıyı ele geçirme ve buralarda kadrolaşmaya yönelik atamalarından çok ciddi şikâyetler gelmektedir. Bu eğilim yanlıştır, zira objektif ölçütleri, aklı ve bilimi temel almak yerine yandaşlığı temel almak ve bu tür atamaları yapmak kurumların yıpratılmasına neden olmaktadır; keza bunun sonucu olarak da kamuoyu özel bir duyarlılık göstermektedir. Bu husus, Adli Tıp Kurumunda olduğu gibi Devletin ve toplumun her kademesinde de açıkça görülmektedir. TÜBİTAK’ta da, Adalet Bakanlığı’na bağlı Başsavcı atamalarında da benzeri örnekler yaşanmıştır.

Kaldı ki Hüseyin Üzmez’in bu davranışı yalnız küçük kızın ruhunda değil bütün bir toplumun ruhunda derin yaralar açmış ve bu noktada toplumsal refleks oluşturmuştur.

14 yaşında olduğu tespit edilen küçük kızın psikolojik olarak yaralanmadığına ilişkin Adli Tıp Kurumu Raporu her türlü ön yargıdan uzak ve bilimsel olarak irdelenmeli, kurumsal yıpratmadan kaçınmalı ve böyle bir raporun düzenlenmesinde sıra dışılık varsa sorumluları hakkında soruşturma açılmalı, kurumun yara almasının önüne mutlaka ve mutlaka geçilmelidir. Aksi takdirde bundan en çok etkilenecek olan yine yargı ve onun kurumlarıdır. Belirtmeliyiz ki, bu tür cinsel suçların önüne geçilmesi salt ceza hukuku normlarıyla mümkün değildir.

Ataerkil yetişme tarzına bir de feodal yaşam biçimleri eklenince, kız çocuklarımız kendiliğinden, toplumsal yaşamımızın “gönlü ve ruhu kırık mağdurları “ rolüne savrulmaktadırlar.

Bu olaylardaki sorun, cezaların azlığı sorunu değildir. Sorun çocuk cinselliği ile ilgili toplumsal bakış açısı ve caza Yasası düzenlemelerinin çakışması nedeniyle yasa uygulayıcılarının takdirlerini toplumsal düzeni korumaktan yana kullanmalarından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle çocukların evlendirilmeleri konusunda ciddi sınırlandırma ve yaptırımlar öngörülmez, bu yolda çalışmalar yapılmaz ise ceza artırımı ve mevcut düzenlemeler sorunu çözmeyecek, uygulamacılar bu cezaları uygulamaktan kaçınacaklardır.

Bu nedenle çocuklara yönelik cinsel istismar suçu yeniden tanımlanmalıdır. Bu tanım 18 yaşına kadar bütün çocukları cinsel istismardan korumayı sağlayacak biçimde yapılmalı, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesinde bir “ Başvuru, Hizmet ve Yardım Merkezi “ kurulmalıdır.

VAKİT GAZETESİ VE ŞERİAT HUKUKU ÇAĞRISI

İşin bir başka yönü de Vakit Gazetesi’nin duvarlarına astığı dev afişle net olarak ortaya çıkmıştır. Vakit gazetesi ve onun zihniyetindekiler bu afişle, gerçek yüzlerini göstermiş ve asıl istenenin Modern Hukuk değil Şeriat Hukuku olduğunu açıkça ifade etmiştir. Bu ifadeler açıkça suç teşkil etmektedir. Vakit Gazetesi, bir yanda şeriat hukukunun uygulanması durumunda benzeri sorunların ortaya çıkmayacağını belirtirken Hüseyin Üzmez de medyanın magazin yaratma gayretkeşliğinden istifade ile gerek nefsini ve gerekse şeytanı suçlayarak ve gerekse de 14 yaşın erişkin olduğunu belirterek olayı din kuralları içinde değerlendirmiş ve kendini aklamaya çalışmıştır.

EKONOMİK BUNALIM

Ülkemizin son günlerdeki sorunlarından biri de ekonomik krizdir. Küresel daralmanın ülkemize de yansımasının doğal sonucu olarak pek çok sektör küçük ve orta büyüklükteki işletmeler ve de yoksul halk kesimi büyük sıkıntılar çekmektedir.

Siyasi iktidarın bu gelişmeye seyirci kalması bunalımın etkilerini katlamaktadır. Özellikle yabancı sermayeli Bankaların kredilerini geri çağırmaya başladığı ve de çek bordrosunda bulunan çekleri üzerinde yazılı tarihten önce tahsil ettiği ya da arkasını yazdırdığı yolunda ciddi yakınmalar gelmektedir.

Bu tavır ivedi olarak düzeltilmeli ve reel sektörde ve de küçük ve orta büyüklükteki işletmeler tehlikeden kurtarılmalıdır. Aksi takdirde ekonomik krizin etkileri daha da büyüyecek ve zincirleme iflaslara yol açacaktır.

ZORUNLU MÜDAFİİLİK ve CMK

Zorunlu müdafilik, Baro’ya veya avukatlara tanınan bir hak olmayıp, ceza yargılamasında insan haklarının gözetilebilmesi bakımından vatandaşlara tanınmış bir haktır. Dolayısıyla bu hakta yapılacak bir kısıtlama bireylerin bu hak ile sağlanmaya çalışılan kazanımlarını ortadan kaldırabilecektir.

Zorunlu müdafilik sistemi, 5560 Sayılı Kanun değişikliği ile zaten önemli ölçüde daraltılmıştır.

Hal böyle iken, bir de söz konusu Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün 06.10.2008 tarihli duyurusu ile avukatın zorunlu müdafilik faaliyetinin “mutat vasıta “ gibi belirsiz, avukatın konumuna, işlevine ve özellikle yaşadığımız kentin ulaşım ile ilgili gerçeklerine hiçbir şekilde uygun düşmeyen bir tanımdır. Tekraren hatırlatmak isteriz ki, böyle bir uygulama zaten önemli bir ölçüde daraltılmış olan zorunlu müdafilik sisteminin tamamen işlevsiz kalmasına, uygulanamaz hale gelmesine yol açabilecek ve bundan da zarar görecek olanlar da kuşku yok ki maddi durumu yeterli olmayan vatandaşlardır.

Üstelik yine bu şekilde anılan sistemle önlenmek istenilen işkence, kötü muamele, hukuka aykırı ifade alma ve delil elde etme olayları ile iddiaları artacak böylece de Türkiye’nin hukuk devleti olma ilkesi yara alacak ve bu alanda “uluslararası itibarı” sarsılacaktır.

Değerli Basın Mensupları;

Yaşanan tüm bu sorunların “İnsan Hakları”, “Hukukun Üstünlüğü” ve “Sosyal ve Laik Hukuk Devleti”  ilkelerinden ödün vermemizi sağlayamayacağını ve Aydınlık, Bilim Toplumu olma ve bunlardan hareketle tam bağımsız yargıyı, nihayetinde Tam Bağımsız Türkiye’yi gerçekleştirme özlem ve hedeflerimizi asla engelleyemeyeceğini ve herkesin, her kurumun kendi sorumluluklarına objektif olarak sahip çıkmak zorunda olduğunu bir kez daha siz sayın basın mensupları aracılığıyla kamuoyuyla paylaşırız.

Galeri

Kategori:Haberler
Başkan Aydın:”İnsan Hakları, Hukukun Üstünlüğü Ve Hukuk Devleti İlkelerinden Asla Taviz Vermeyeceğiz” | İstanbul Barosu