Baromuzun Humk Tasarısına İlişkin Görüşü
TBMM’nde Eylül ayında görüşülmesi beklenen Hukuk Muhakemeleri Kanun Tasarısı hakkındaki İstanbul Barosu’nun görüşü TBMM Adalet Komisyonu Başkanlığı ile Türkiye Barolar Birliğine gönderildi. İlgili Kanun Tasarısına ilişkin 7 sayfalık İstanbul Barosunun görüşü şöyle:

TBMM’nde Eylül ayında görüşülmesi beklenen Hukuk Muhakemeleri Kanun Tasarısı hakkındaki İstanbul Barosu’nun görüşü TBMM Adalet Komisyonu Başkanlığı ile Türkiye Barolar Birliğine gönderildi. İlgili Kanun Tasarısına ilişkin 7 sayfalık İstanbul Barosunun görüşü şöyle:
İSTANBUL BAROSU'NUN HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU TASARISINA İLİŞKİN GÖRÜŞÜ
I- GİRİŞ
Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda köklü bir değişiklik yapılması, hatta bu yasanın yeniden düzenlenmesi artık bir zorunluluk oluşturmaktadır. Ülkemizde davaların tahammül sınırlarını aşan derecede uzun sürdüğü ve hak sahiplerinin haklarına ulaşma süresinin bir hayli uzadığı ve geciktiği açık bir gerçektir. "Gecikmiş adalet, adalet değildir" özdeyişi belki de en acı bir şekilde ülkemizde yaşanmaktadır. Bu olguyu dikkate alan kötü niyetli kimselerin, borçlarını ve yükümlülüklerini zamanında yerine getirmedikleri ve bu durumun sosyal düzeni bozduğu da bilinen bir gerçektir. Bu olgunun yanı sıra bireysel mağduriyetlerin de kanayan bir yaraya dönüştüğü de bir vakıadır. HUMK maddi hukukun amacına ulaşmasını sağlayan bir yasadır. Hangi hukuk dalına ilişkin olursa olsun, bütün davalarda HUMK uygulanır. Bu nedenle, davaların makul bir süre içinde adalete uygun olarak sonuçlanması bakımından HUMK'nın büyük bir önemi vardır.
Ne yazık ki, mevcut Usul Kanunumuz, maddî hakka ulaşılmasını sağlamaya elverişli hükümleri içermesine rağmen, 83 yıllık uygulama süreci içinde davaların uzamasına ve dava dosyalarının lüzumundan fazla büyüyerek içinden çıkılmaz bir hal almasına engel olamamıştır.
Özellikle, taraf teşkilinin bazen yıllarca uzadığı görülmüş, lâyihalar teatisinin tamamlanmasının bir yıla kadar uzayan bir süreyi kapsadığına rastlanmış, uyuşmazlık konusu vakıaların somut ve net hale getirilmemesi nedeniyle tahkikat ve yargılama uzamış, yargılamada yazılı mahkemenin safhaları iç içe yürütülmüş ve sonuçta dosyalar içinden çıkılmaz bir evrak yığını haline gelerek, bir kaos oluşturmuştur.
Bu durumdan haksız ve kötü niyetli olan kimselerin yararlandıkları ve davayı daha da uzatmak için çeşitli fırsatlar elde ettikleri uygulamada çok sık rastlanmış olan olaylardır. Bu nedenle, HUMK'nın yeniden düzenlenmesinde en önde tutulması gereken amacın, davaların kısa bir zamanda adalete uygun olarak sonuçlanması olduğu kanısındayız. Elbette, çağın gereği olan modern gelişmelere uygun hüküm ve müesseselerin de yeni düzenlemede dikkate alınması zorunludur. Bu zaten yapılacak, Avrupa hukukundaki çağın gereklerine uyan modern gelişmeler usul kanununa yansıtılacaktır. Bu doğal bir süreçtir.
Ancak, ülkemiz şartları bakımından hak sahiplerinin, yoksun bırakıldıkları haklarına bir an önce kavuşturulmaları adaletin tesisi ve kamu vicdanının tatmini için öncelikli amaç olarak değerlendirilmek gerekir. Türkiye'nin sosyolojik ve ekonomik koşulları ve toplumun ihtiyaçları, mutlaka bu amacın gerçekleşmesini sağlayacak etkili önlemlerin alınmasını gerektirmektedir.
Yeni Usûl Yasası bakımından uygulamadaki aksaklıkları ve kısa zaman içinde gerçekleştirilmesini sağlamak açısından Hukuk Usûlü Kanunu Tasarısı'nın esas itibariyle
olumlu bir metin niteliğini taşıdığını belirtmek gereği vardır. Bu bağlamda, öncelikle dilekçeler teatisinin tamamlanmasından sonra, ön inceleme aşamasında uyuşmazlığın tespit edilerek dava şartlarının ve dava engellerinin çözümlenmesi, delillerin sunularak toplanması ve böylece tahkikat ve hüküm safhalarının sağlam bir zemine oturmasının sağlanması, amaca uygun önemli bir adım sayılmak gerekir.
Yani düzenlemede, asıl önemli olan "yazılı yargılama" usulünün, hangi kuralların oluşturacağı süreç içinde işletilmesi gerektiği konusudur. Kısaca, bu düzenlemede asıl önemli olan süreç ve bu sürecin kesitleri arasındaki bağlantı ve akışın düzenli olmasıdır. Bunun dışındaki hususlar; çeşitli usul mes'eleleri, prensip ve kavramları ile ilgilidir. Bu prensip ve kavramlar aslında geçmişi sağlam olan köklü temellere dayanmaktadır. Bir anlamda bu "klasik" kavram, ilke ve kurumlarda köklü değişiklikler olması da beklenemez. Ancak, zamanın ihtiyaçlarının gerektirdiği ufak tefek değişiklikler, bu klasik kurallara monte edilebilir.
Bu gibi ayrıntıya ilişkin diyebileceğimiz değişikliklerin üzerinde çok fazla yoğunlaşılması ve bu bağlamda bir eleştiriler yığını oluşturulması asıl sorunun ve gerçekleştirilmesi istenen amacın gözden kaçırılmasına yol açmak gibi çok ciddi bir sakıncayı bünyesinde taşımaktadır.
Toplumumuzun ve ona hizmet eden hukuk çevrelerinin temel ihtiyacı yargılamanın yalınlaştırılması, usûl hukuk bilgilerinin netleşmesi, kavramların saydamlaşması suretiyle, yargılama sürecinin adalete uygun hüküm tesisine yönelik olarak hızlandırılarak kısaltılmasıdır. Bu bağlamda belirtelim ki, yargılama sürecinin hızlandırılması konuların gereği gibi incelenmemesi anlamına gelmez. Belli bir sistem ve disiplin içinde metotlu bir şekilde sürecin planlanması anlamına gelir. Lüzumsuz işlemlerin tasfiye edilmesi, gereksiz ertelemelerin yapılmaması, belli işlemlerin belli sürede, muayyen bir disiplin içinde yapılması, belirli işlemlerin yapılacağı usûl kesitlerinin sınırlarının ve alanlarının saptanması ve benzeri teknik ve metodolojik çözümler, yargılama sürecinin makûl bir zamanda sonlanmasını ve adalete ulaşılmasını sağlamaya yönelik önlemlerdir.
İşte bunun içindir ki, kanun koyucu olarak dikkatlerin yoğunlaşması gerektiğine inandığımız nokta, yargının değindiğimiz sorunlarının çözümlenmesi için birinci planda sürecin planlanması ve tanzim edilmesi keyfiyetidir. Öyle ki, eğer süreç ve sürecin içindeki kesitler ve bu kesitlerin içindeki işlemler rasyonel bir şekilde belirlenmiş olduğu takdirde, yargıdaki şikâyetlerin büyük ölçüde önüne geçilmiş olacağı kanaatindeyiz. Örneğin, dilekçeler teatisinden sonra duruşma yapılması bu konuda ilk ve en basit adımdır. Dilekçelerin ekinde eldeki delillerin ibrazı, elde olmayanların işleneceği yerlerin gösterilmesi, hangi vakıanın hangi delille ispat edileceğinin belirtilmesi, diğer bir yararlı adımdır. Bunları izleyen ve daha da faydalı hale getiren etken ise, yargılamaya ön inceleme mekanizmasının monte edilmesi keyfiyetidir. Bu aşamada uyuşmazlık, yani ihtilaflı vakıalar belirlenir; dava şartları ve ilk itirazlar çözümlenir, deliller toplanır. Böylece sürecin üçüncü aşaması olan "tahkikat" evresine birçok sorun çözümlenmiş olarak girilir. Yalın ve kısa bir tahkikat döneminden sonra, sözlü yargılama ve hüküm aşamasına gelinerek sürecin sonuna ulaşılır.
Oysa halen mer'i olan düzene bakarsak; süreçte bu düzenli akış ve süreç içindeki kesitler yerli yerinde değildir. Tam bir dağınıklık ve kaos manzarası yargılamaya hâkimdir. Lâyihalar teatisinin tamamlanması uzun sürmüş; deliller, onlarca klasörler halinde mahkemeye sunulmuş, aylarca cevabı gelmeyen müzekkereler yeni te'kitleri beklemektedir. Bu olumsuzları arttırmak mümkündür. Böyle bir yük karşısında kalan hâkim, dosya üzerindeki egemenliğini ve nüfuzunu kaybetmiş durumdadır. Hakim, karşılaştığı ve çok alışkın olduğu bu kaos karşısında, dosyayı bilirkişilere verecek ve bilirkişilerden gelecek rapordan -istisnalar dışında- hâkim olmadığı bir dosya hakkında karar verecektir. Yargıtay'ın da bu nitelikteki dosyalan incelemekteki etkinliğini tahmin etmek zor değildir. Bu durumda kararlar, genellikle adeta bir taşerona verilmiş gibi, bilirkişiye havale edilmektedir. Bilirkişilik müessesesinin durumu da genellikle yürek acıtıcıdır.
Bu nedenlerle, alınacak en esaslı önlemin yargılama sürecinin rasyonel bir disiplin içinde planlanması olduğu inancındayım. Bu düşüncenin zorunlu bir sonucu olarak yeni bir düzenleme hakkındaki görüşümü münferit maddeler etrafında belirtmeyecek, önemine inandığım yargılama sürecine ilişkin olarak getirilmesi öngörülen hükümler üzerinde duracağım.
II- TBMM HUMK TASARISINDA YER ALAN YAZILI YARGILAMA SÜRECİNE İLİŞKİN HÜKÜMLER HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜM
1-Dilekçeler Teatisi Aşaması
Yazılı yargılama usulüne ilişkin süreç; sürecin birinci bölümü "davanın açılması", ikinci bölümü "cevap dilekçesi", üçüncü bölümü "cevaba cevap dilekçesi" ve "ikinci cevap dilekçesi" başlıkları altında düzenlenen (m. 124–142) hükümlerini kapsamaktadır. Bu hükümler, "dilekçeler teatisi" prosedürünü düzenlemektedir. TBMM tasarısında yer alan bu düzenlemeye göre artık davanın açılmasıyla birlikte tensip kararı çerçevesinde duruşma günü belirlenmesi söz konusu olmayacaktır. Zira dilekçeler teatisi aşamasını, dördüncü bölümde yer alan "ön inceleme" adını taşıyan usul kesiti izleyecektir.
Bu düzenleme fevkalâde isabetli olup, yargılamanın amaç doğrultusunda rasyonel bir şekilde yürütülmesi bakımından ilk olumlu merhaleyi teşkil etmektedir.
Dilekçelerle birlikte tarafların ellerinde bulunan belgeleri sunmaları ve başka yerlerden getirtilecek belge ve dosyalar için de, bunların bulunabilmesini sağlayıcı açıklamalara dileklerinde yer vermeleri, kuşkusuz yararlı bir hükümdür.
Diğer yandan, "Tarafta İradî Değişiklik" kenar başlıklı m. 130 hükmü, ihtiyaç duyulan bir düzenlemedir.
Tasarının 133. maddesinde, cevap dilekçesinin hazırlanmasının çok zor veya imkânsız olduğu durumlarda, davalıya bir defaya mahsus olmak ve bir ayı geçmemek üzere ek süre verileceği öngörülmüştür. Bu hüküm, cevaba cevap ve ikinci cevap dilekçesinde de uygulanacaktır.
Bu düzenleme ile artık; cevap, cevaba cevap ve ikinci dilekçenin verilmesi tahkikat duruşmalarına taşmayacak ve dilekçe teatisi safhası kapanmadan, ön inceleme aşamasına dahi geçilemeyecektir. Bu bağlamda, taraf teşkili konusu da, dilekçeler teatisi evresinde tümüyle çözümlenmiş olacaktır.
2- Ön İnceleme Aşaması
Tasarının getirdiği en önemli yeniliklerden birisi, "ön inceleme" kurumudur. Bu kurum, bir muhakeme kesiti olarak "dilekçeler teatisi" ile "tahkikat" kesitleri arasına monte edilmiştir. Ön inceleme aşaması, tasarının 143–148 hükümleri arasında düzenlenmiştir.
Tasarının 143. maddesinde belirtildiği gibi, "ön inceleme" aşamasına geçilebilmesi için, dilekçeler teatisinin tamamlanmış olması gerekmektedir. Yukarıda da değindiğimiz gibi, bu hüküm, sürecin disiplinli ve başarılı bir biçimde yürümesi için önemli bir sigortadır.
Mahkeme, bu aşamada dava şartlarını, ilk itirazları inceleyecek, uyuşmazlık konularını tam olarak belirleyecek, hazırlık işlemleri ile tarafların delillerini sunması ve delillerin toplanması için gereken işlemleri yapacak, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebileceği davalarda onları sulha teşvik ederek, bu hususları tutanağa geçirecektir.
Tasarının 143/11 maddesinde yer alan "ön inceleme tamamlanmadan ve gerekli kararlar alınmadan tahkikata geçilemez ve tahkikat için gün verilemez" şeklindeki hüküm, sürecin başarılı olarak devamı bakımından son derecede etkili ve yararlıdır.
Tasarının 143. maddesinde yer alan hususların yerine getirilmesiyle, yargılama sürecinin önündeki engeller bertaraf edilmiş ve sürecin önü açılmış olacağı gibi, tahkikat da sadeleşmiş ve basitleşmiş ve belirli noktalara inhisar etmiş olacaktır.
Tasarının 144. maddesinde dava şartları ve ilk itirazlar hakkında dosya üzerinden karar verileceği belirtilerek; gerektiği takdirde, karardan önce ön inceleme duruşmasında tarafların dinlenebileceği öngörülmüştür. Bu hükmün sürecin mantığına uygunluğu tartışmasızdır.
Tasarının 145. maddesi; ön inceleme duruşmasına daveti; 146. maddesi de, ön inceleme duruşmasını düzenlemektedir.
Ön inceleme duruşmasının bizce en önemli işlevi, uyuşmazlık konularının tespiti keyfiyetidir. Böylece, tarafların tespit edilen bu çerçevenin dışına çıkma teşebbüslerine izin verilmeyecektir.
Uyuşmazlık konularının tespiti safhasında raporumuzun giriş kısmında belirttiğimiz gibi, tarafların aralarındaki ihtilafı bir sulh protokolüne bağlayabilmeleri için elverişli bir ortam doğabilecektir.
Ayrıca, duruşmada taraflara delillerini tamamlamaları için iki haftalık kesin süre verilmesi öngörülmüş ve bu gereğin yerine getirilmemesi durumunda, söz konusu delile dayanmaktan vazgeçilmiş sayılacağı ifade edilmiştir. Böylece, tahkikat aşamasına başlanılmadan önce dava şartları ve ilk itirazlar konusu çözümlenmiş, deliller sunulmuş ve toplanmış, uyuşmazlık noktaları belirlenmiş ve 148. maddede belirtildiği üzere, hak düşürücü sürelere ilişkin itirazlar ile zamanaşımı def ileri incelenerek karara bağlanmış olacaktır.
Bu hükümler, sürecin disiplinini ve sağlıklı bir şekilde yargılamanın işlemesini sağlamaya elverişli niteliktedir.
Tasarının 145 ve 147. maddelerinde, taraflardan birinin ön inceleme duruşmasına mazeretsiz olarak gelmemesi durumunda, gelen tarafın hasmının muvafakatini aramaksızın iddia veya savunmasını genişletebileceği veya değiştirebileceği belirtilmektedir. Bu hükmü anlamak mümkün değildir. Duruşmaya gelmeyen taraf niçin iddia veya savunmanın genişletilmesine veya değiştirilmesine boyun eğmek zorunda kalsın?
Bu hükmü adaletli bulmuyoruz. Ön inceleme duruşmasına gelmeyen taraf, duruşmayı takiben vereceği bir dilekçe ile "genişletme veya değiştirmeye muvafakat etmediğini" bildirebilmelidir. Ayrıca, iddia veya savunmasını genişleten veya değiştiren taraf, yeni ileri sürdüğü maddî vakıalar için yeni delil ileri sürmek hakkına da sahip olacağından, bu delillerin ileri sürülmesi ve toplanması zorunlu olarak tahkikat aşamasını işgal edecektir.
Kanaatimizce, "genişletme ve değiştirme" ile ilgili bu hükümler tasarıdan çıkarılmalıdır.
3- Tahkikat Aşaması
HUMK Tasarısının getirmeyi öngördüğü sistemin temel felsefesi, yargılama sürecinin üçüncü aşaması olan "tahkikat" kesitine sürecin önü açılmış olarak sağlam bir şekilde ulaşılmış olmasıdır. O kadar ki, bugün yargılamanın sonunda bile hala çözümlenmemiş olarak orta yerde duran ve davanın sonuçlanmasına engel olan hususlar, "dilekçeler teatisi" ve özellikle "ön inceleme" aşamalarında kesin ve net olarak çözümlenmiş olmaktadır. Şöyle ki, tahkikat safhasına geçilmeden önce bütün deliller gösterilmiş, hatta toplanmış olacaktır. Dava şartları, ilk itirazlar, hatta hak düşümü itirazları ve zamanaşımı defi ile ilgili uyuşmazlıklar da, tahkikattan sonra çözümlenmiş olacaktır.
Tahkikat aşamasında sadece tanık, bilirkişi, yemin gibi deliller incelenecek, "ön sorun" ve "bekletici sorun" kapsamına giren olgular değerlendirilecektir.
Bu bağlamda, tasarının 200. maddesinde yer alan "somutlaştırma yükü ve delillerin gösterilmesi" kenar başlığını taşıyan hüküm, tahkikatın sadeleşerek, kolaylaştırılmasına hizmet edecek niteliktedir. Bugün olduğu gibi, dosyanın lüzumsuz beyan ve belgelerle tabiri caiz ise, "şişirilmesi" ihtimali bertaraf edilmiş olacaktır.
Tasarının 151. maddesinde, tarafların artık tahkikat aşamasında kural olarak yeni delil ileri süremeyecekleri belirtilmekte, istisnaî hallerde ve yargılamayı geciktirme amacı güdülmemek ve ilgili tarafın kusurundan kaynaklanmamak koşuluyla yeni delil ileri sürülmesine olanak tanınmaktadır.
Özetle, tahkikat yalınlaştırılmış ve kısaltılmıştır.
Buna karşılık, bilirkişi incelemesi yaptırılmasına gerek olan hallerde, tasarının 279. maddesi, bilirkişinin görev alanının belirlenmesini öngörmüştür.
Bu hüküm uygulamada işletilirse, adaletin gerçekleşmesine önemli bir katkı sağlayacaktır.
Zira cari uygulamada bilirkişilere bütün iddiayı, savunmayı ve kanıtları inceleyerek davanın haklı olup olmadığının belirlenmesi formülü altında görev yöneltilmektedir. Bu durum, bilirkişiyi "hâkim" haline getirmekte ve hâkimin dosya üzerindeki hâkimiyet ve nüfuzunu tamamen ortadan kaldırmaktadır.
Özetle, tasarının "tahkikat" safhası ile ilgili hükümlerinin yerinde ve yararlı olduğu kanısındayım.
Tahkikat bölümü içinde; "Duruşma" (m. 153–168), "Ön Sorun ve Bekletici Sorun" (m. 169–171), "Davaların Birleştirilmesi ve Ayrılması" (m. 172–174), "İsticvap" (m. 175–781), "Islah ve Maddî Hataların Düzeltilmesi" (m. 182–189) hükümlerine yer verilmiştir. Bunlar, Medenî Usul Hukuku'nun klasik müesseseleridir.
Tahkikat süreci sırasında, bu hükümlerin uygulanmasını gerektiren durumlar söz konusu olabilecektir.
4- Tahkikatın Sona Ermesi ve Sözlü Yargılama
Tasarının 190. maddesi, "Hâkim tarafların iddia ve savunmalarıyla, toplanan delilleri inceledikten sonra duruşmada hazır bulunan taraflara tahkikatın tümü hakkında açıklama yapabilmeleri için söz verir" hükmünü öngörmektedir. Böylece taraflar, tahkikatın tümü hakkındaki analizlerini ve varılması gereken sonuçları tahkikat aşamasında "sözlü olarak" ifade edebileceklerdir. Hâkimin bu konuda sözlü savunmada bulunma olanağı sağlaması gerekmektedir. Çünkü tarafların yapacakları bu sözlü savunmada, tüm dosya içeriği değerlendirilecektir.
Kanımca, hâkimin ilk açıklamalardan sonra taraflara kısa bir süre tayin ederek, ikinci defa söz hakkı tanıması yararlı olacaktır.
Toplu mahkemelerde tahkikatın sona ermesi tasarının 191. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, tahkikatın bittiğinin tahkikat duruşmasında hâkim tarafından tefhim edilmesinden sonra, tahkikat hâkimi dosyayı Kurul'a sevk edecektir.
Kurul, "sözlü yargılama ve hüküm" aşamasını oluşturan işlemleri gerçekleştirecektir. Bu bağlamda, gerek görülürse eksik deliller tamamlanacak, tanık ve bilirkişi yeniden dinlenebilecektir. Kurul gerekli görürse, bu işlemlerin yapılmasını kurul üyesi hâkimlerden birine tevdi edebilecektir.
Son olarak, sözlü yargılamada başkaca araştırılacak bir husus kalmadığı takdirde, taraflara son sözleri sorularak, hüküm verilecektir (m. 192/11).
Bugünkü uygulamada, yazılı yargılama usulünün safhalarına sadece toplu mahkeme olan asliye ticaret mahkemelerinde uyulmaktadır. Asliye Hukuk Mahkemelerinde yazılı yargılama usulünün safha disiplinine -hiçbir şekilde- uyulmamaktadır. Bu durum, usul kurallarının da belli bir sıra ve disiplin içinde uygulanmasına engel olmaktadır. Bu tasarının yasalaşmasından sonra, eski alışkanlıkların ortadan kaldırılarak, yazılı yargılamanın sistematik olarak belirtilmiş olan safha disiplinine uyulması için, hâkimlerin meslek içi eğitim ile yönlendirilmeleri ve sistemin bilincine varmalarını sağlamak gerekmektedir.
Mecelle'nin "Külli Kaideleri" arasında yer alan "usul, hakka vusûl içindir" ilkesinin zorunlu gereği olarak, hâkimlerimizin Medenî Usul Hukukumuzu, teori ve tatbikatıyla bir bütün olarak çok iyi bilmeleri ve kanunun sistemini meslekî bilinçlerine sindirmeleri gerekmektedir. Aksi halde, bugünkü cari tatbikatta olduğu gibi, yargıçların kendilerinin şahsî zihinsel sistemlerine göre tatbikat yaratmaları söz konusu olacaktır ki, bu vahim bir durumdur. Bu nedenle, yeni yasanın olumlu ve yararlı sonuçlar verebilmesi, hâkimlerimizin sadece pratik bakımdan değil, bilimsel öğreti açısından da donanımlı kılınmalarına bağlı bulunmaktadır. Ülkemizin her yerinde eşit ve standart bir usul hukuku uygulamasının sağlanmasına ihtiyaç bulunduğu kanısındayım.
Bu bağlamda, tasarıda hukuk kavramlarının kullanılması ve tanımlanması belirttiğimiz standart müktesebatı sağlamakta büyük yarar sağlayacaktır. Her ne kadar, öğretideki kavramların yasalarda açıklanması ve tanımlanması, kanun yapma tekniği bakımından tavsiye edilen bir yol değil ise de, ülkemizin objektif koşulları gözetildiğinde, kavramların tanım ve kapsamlarının yasa hükümleriyle bütünleştirilmesi, hâkimlerimizin bilgi birikimlerinin standardizasyonunu sağlamakta yararlı olacaktır. Nitekim bugün ilk itirazlar, dava şartları, itirazlar, def iler ve daha birçok kavram birbirine karıştırılmakta ve birbirinin yerine kullanılmaktadır. Bu bakımdan tasarının bu konuda da disiplin getirdiğini belirtmek isteriz.
Ayrıca tasarıda, konular ve müesseseler sistematik akış ve irtibat içinde düzenlenmiştir. Zihinsel olarak konuların kavranması ve sürecin mantığının algılanması bakımından uygulanan bu yöntemin yarar sağlayacağı düşünülmektedir. Tasarıda kullanılan dil, bilimsel terminolojiye uygun ve anlaşılır nitelikli bir hukuk dilidir. Özellikle, genç kuşakların tasarıda kullanılan dili anlamakta zorluk çekmeyecekleri açıktır.


